İllüstrasyon: Joanna Andreasson / New Lines Magazine

700’lü yılların sonları ya da 800’lü yılların başlarında, Çin’de Tang Hanedanı döneminde, ülkenin güneydoğusunda, bugünkü Nanjing’in batısında, Yangtze Nehri çevresindeki nehirler ve göller arasında vahşi bir cinayet işlendi. Tang dönemi refahı ve siyasi istikrarıyla tanınsa da ülkenin büyük bölümü hâlâ tehlikeliydi. Haydutlar dağlarda saklanıyor, korsanlar ise çok sayıda nehir ve gölde kol geziyordu.

Dolayısıyla zengin bir tüccarın teknesinin, taşıdığı ganimet uğruna saldırıya uğraması ve sırf değerli mallar taşıdıkları için bütün ailenin katledilmesi olağan dışı değildi. Bütün aile, yani bir kızı hariç: Xie Xiao-e. O, sonunda intikamını aldıktan sonra kelimenin tam anlamıyla bir efsaneye dönüşecekti.

Xie Xiao-e efsanesi bir zamanlar Çin’in dört bir yanında iyi biliniyordu. Bazı versiyonları daha kendisi hayattayken yazıya geçirildi ve sonraki yüzyıllarda defalarca uyarlandı ve yeniden anlatıldı. Hikâye, “efsaneler” olarak bilinen gayriresmî anlatılarda olduğu gibi “biyografiler” adı verilen resmî tarihlerde de yer aldı. Ancak her iki türde de açıkça kurgusal olan unsurlar bulunuyordu; bunlar hikâyeye ilave bir dramatik boyut kazandırdı ve onun 1.200 yıl boyunca kopyalanıp aktarılması için bir teşvik oluşturdu. Okuyucuların Xie Xiao-e’yi hikâyenin kahramanı olarak benimseyebilmesi için ahlaki bir çerçeveye; kimin yaşaması, kimin ölmesi gerektiğini anlayabilmeleri için bir adalet anlayışına ve bütün bunlara anlam kazandıracak ilahi bir boyuta ihtiyaçları vardı.

Xie Xiao-e’nin hikâyesiyle ilk kez Budist ve Taoist kutsal metinlerini tercüme ederken karşılaştım. Bu çalışma klasik Çince metinleri okumamı gerektiriyordu ve beni klasik kurguya, yani efsanelere ilgi duymaya yöneltti. Xie Xiao-e’nin hikâyesi Tang döneminden kalma bu efsanelerin en ünlülerinden biridir ve benim de okuduğum ilk örneklerden biriydi. Tang dönemine ait çok sayıda başka metni okuyup tercüme ettikten sonra bile bu hikâyenin çekiciliğini hissetmeye devam ettim. Diğer tarihî kayıtlardan edindiğim bilgilerle ona yeniden dönmek ve 1.200 yıllık yeniden anlatımların ardından Xie Xiao-e ve onun kanlı intikam arayışı hakkında kesin olarak neleri bilebileceğimizi ortaya çıkarmak istedim.

Gerçek Xie Xiao-e’yi arayışım büyük ölçüde iki biyografiye dayanıyordu. Bunlardan biri, Tang Hanedanı’nın (kabaca 600-900) iki kapsamlı tarih kaydından biri olan, sonraki Song Hanedanı döneminde derlenip 1060 yılında yayımlanan “Tang’ın Yeni Tarihi”nde yer alıyor. Diğeri ise Song dönemine ait bir coğrafya kitabında, yani atlaslar için hazırlanmış bir başvuru eserinde bulunuyor. Her ikisi de kurgu dışı metinlerdir; ancak bundan sonra “coğrafya kitabı” ve “tarih” olarak adlandıracağım bu iki anlatı da gerçek ile kurguyu harmanlayan “efsane” türündeki birincil kaynaklara dayanıyor. Türlerin bu şekilde iç içe geçmesi başlı başına ilginçtir: Efsaneler normalde resmî tarihlere dâhil edilmez ve bu tarihçiler ile derlemecilerin burada bir istisna yapmalarının bir sebebi olmalıydı. Belki de bunun nedeni fiziksel kanıtlardı: Her iki biyografi yazıldığı sırada Xiao-e’nin hikâyesiyle bağlantılı bir yapı hâlâ ayakta bulunuyor olabilir. Ya da yazarlar, hikâyenin sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığı bölgedeki yerel halkla görüşmüş olabilirler.

Yöntem her ne olursa olsun, bu hikâyelerin modern anlamda yalnızca olguların kaydı olmadığını biliyoruz. Bunun en açık sebeplerinden biri, “Tang’ın Yeni Tarihi”ndeki biyografide önemli bir doğaüstü olayın — kehanet içeren bir rüyanın — anlatıya dâhil edilmiş olmasıdır. Yine de Xiao-e’nin hikâyesi üzerinde çalışan araştırmacı Xin Zou’nun yazdığı gibi: “Bizim batıl inanç olarak değerlendirdiğimiz bir şey, Tang Hanedanı dönemindeki insanların gerçekten inandığı bir şey olabilir.”

Birbirinden bağımsız kaynaklardan gelen iki biyografiye sahip olmak faydalıdır; çünkü her iki anlatıda da örtüşen olaylar birbirinden bağımsız biçimde doğrulanmış demektir ve bu nedenle sonradan eklenmiş süslemelere kıyasla doğru olma ihtimalleri daha yüksektir. Ancak biyografiler son derece özet hâlde olduğundan, bağlam ve ayrıntılar için tarihteki biyografinin dayandığı efsaneye, yani Xiao-e’nin hikâyesinin Li Gongzuo adlı bir yetkili tarafından kaleme alınmış en meşhur anlatısına ve ayrıca bu efsanenin başka bir çağdaşı olan Li Fuyan tarafından yapılmış uyarlamasına başvurmak da yararlıdır. Ne yazık ki coğrafya kitabındaki kaydın dayandığı, Li Shen adlı bir bakan tarafından yazılmış efsane zaman içerisinde kaybolmuştur. (Bu Li’lerin akrabalığı yoktur; Li yaygın bir soyadıdır.)

Bu efsanelerin tamamı Xiao-e henüz hayattayken yazılmıştır. Gongzuo, Xiao-e ile bizzat tanıştığını ve hikâyeyi kendisine onun anlattığını dahi iddia eder. Ancak ben bu metinleri yalnızca daha az tartışmalı ayrıntıları tamamlamak için kullanıyorum; örneğin Tang döneminde belirli yerlerin nasıl olduğu, toplumun nasıl işlediği ve Xiao-e’nin çağdaşları olan yazarların çeşitli olayları nasıl algılayıp tasavvur ettikleri gibi.

Xiao-e’nin ailesinin katledilişine tanık olması, manidar bir şekilde onun “saç tokası çağına” ulaşmasıyla aynı zamana denk geldi: Bu, bir kızın saç tokasını aldığı ve resmen kadın kabul edildiği 15 yaş idi.

Xiao-e ile babası birbirlerine yakın olmalıydılar. Çin kültüründe tarih boyunca erkek çocuklara kız çocuklarından daha fazla değer verilmiştir. Kızlar, başka ailelerle evlendirilmek üzere yetiştirilen yabancılar olarak görülürdü. Buna rağmen babası Xiao-e’yi yanında tuttu; Çin’in büyük nehirleri ve devasa tatlı su gölleri üzerinden ülkenin dört bir yanına değerli yükler taşıyarak ticaret yaparken kızı da onunla birlikte seyahat ediyordu.

Xiao-e’nin babası ya bir devlet görevlisi ya da tüccardı; kayıtlar bu konuda birbiriyle uyuşmuyor. Her iki durumda da aile fakir değildi. Tang Hanedanı döneminde yaşanan yeniden canlanmayla birlikte ortaya çıkan, daha önce görülmemiş bir refah ve siyasi istikrar çağında yaşıyorlardı. Tang İmparatorluğu’nda ticaret gelişiyor, tarım verimli biçimde yapılıyor, halk refah ve gelişmişlik içinde yaşıyor, devlet ise güçlü, birleşik ve istikrarlı bir yapı sergiliyordu.

Ancak suç da vardı; hem karada hem de sularda haydutluk yaygındı.

Xiao-e ve babası zamanlarının büyük bölümünü, Çin’in güneyini batıdan doğuya kat eden Yangtze Nehri’nin yanı sıra onun sayısız kolunda ve bağlantılı göllerinde seyahat ederek geçiriyordu. Bu engin nehirler yüksek, yemyeşil dağların ve uçurumların arasındaki vadilerden kıvrılarak geçerken, Poyang gibi devasa iç göller kabarıp dalgalanıyor, okyanustan ayırt edilemeyen muazzam boşluklar oluşturuyordu.

Resmî kaynaklardan biri, kâbusun Xiaotan (daha sonra Linjiang adını aldı) adlı bir kasabanın yaklaşık yarım mil uzağında başladığını söylüyor. Bu durumda korsanlar gemilerini hedef aldığında Yuan Nehri’nin bir kolunda bulunuyor olmalıydılar.

Coğrafya kitabına göre Xiaotan, Xiao-e’nin intikam arayışının hem başladığı hem de daha sonra sona erdiği yerdir. Tarih ise doruk noktasının geçtiği yer olarak yalnızca daha geniş Jiangzhou bölgesinden — Xiaotan da buraya dâhildir — söz eder. Bununla birlikte Xiao-e’nin korsanları ilk saldırının gerçekleştiği bölgede bulmuş olması kuvvetle muhtemeldir.

Li Gongzuo’nun efsanesi katliamı şöyle anlatır: “Babası ve kocası öldürüldü, altınları ve ipekleri yağmalandı; [kocasının] kardeşleri, Xie’nin kuzenleri ve onlarca hizmetkâr da nehrin dibine battı.”

Li Fuyan’ın uyarlamasında ise Xiao-e’nin ölmüş kocası ve babası daha sonra rüyasında ona “saçları darmadağınık, çıplak ve bedenlerinden kanlar damlar hâlde” görünür. Bu, Fuyan’ın o dönemdeki korsan saldırıları hakkında bildiklerine dayanarak saldırıda muhtemelen kesici silahların kullanıldığını düşündüğünü gösteriyor; kurbanları yalnızca gemiden aşağı yürütüp suya atmıyorlardı.

Nitekim Xiao-e de ancak gemiden atlayarak (ya da düşerek) ölümden kurtulmuştu. Tarih, başından yaralandığını ve bacağının kırıldığını söylüyor. Boğulmaktan ise ancak oradan geçen bir gemi tarafından kurtarılması sayesinde kurtuldu.

Xiao-e her şeyini kaybetmişti: Ailesini, servetini ve görünüşe göre evini de. Çünkü kıyıya ulaştıktan sonra pazarlarda dilenmek zorunda kaldı. Orada dükkânlar gürültülü sokakların iki yanına sıralanmış, sokaklar müşteriler ve omuzlarına yerleştirdikleri sırıklarla mallarını taşıyan satıcılarla dolu olmalıydı. Xiao-e daha önce ailesiyle çevrili hâlde, huzurlu tabiatın içinde sularda süzülüyordu. Şimdi ise insan denizinde boğuluyor ama yapayalnızdı.

Genç bir kadın olarak Xiao-e savunmasızdı. Tang dönemi görevlileri cariyelere büyük rağbet gösteriyordu ve suçlular düzenli olarak dilencileri hedef alıyor; onları kaçırıyor ya da kandırıyor ve ardından bu tür bir fuhuş hayatına satıyordu. Bir genç kadın cariye olduktan sonra cinsel köleliğin yanı sıra cariyelere uygulanan katı kurallara da boyun eğmek zorundaydı; itaatsizlik ettiğinde veya hata yaptığında derhâl azarlanır ve kırbaçlanırdı.

Xiao-e bu nedenle erkek kılığına girmiş olabilir. Tarih (Gongzuo’nun anlatısına dayanarak) bunu açıkça söylerken coğrafya kitabında bundan bahsedilmez.

Kadınlığını bu şekilde gizlemiş olsun ya da olmasın, iffet Xiao-e’nin hikâyesinde önemli bir temadır. Tarihteki biyografinin adı dahi Xiao-e’nin değil, kocası Duan Juzhen’in adını taşır: “Duan Juzhen’in İffetli Karısı” başlığını taşımaktadır. Dolayısıyla iffeti, olağanüstü tahammülü ve cesaretiyle birlikte, onun dürüst ve erdemli karakterinin ilk sembolleri olarak sunulur ve Xiao-e’yi bir halk kahramanı, hatta seçilmiş bir kahraman olarak tasvir eden daha geniş temaya uyar.

Kılık değiştirme ayrıntısı makul görünse de yalnızca tarihte bulunan (ve yine Gongzuo’nun efsanesine dayanan) başka bir olay örgüsünü kurgu olarak değerlendiriyorum. Buna göre Xiao-e dilenerek yüzlerce mil doğuya, Nanjing’e gider; Li Gongzuo ile tanışır; Gongzuo’nun gördüğü bir rüyadaki bilmeceyi çözmesi sayesinde korsanların isimlerini öğrenir ve ardından bütün yolu geri döner. Tarihin anlatıda bıraktığı doğaüstü olay işte bu kehanet niteliğindeki rüya bilmecesidir.

Aynı zamanda “seçilmiş kahraman” ifadesindeki “seçilmiş” unsurunu sağlayan ayrıntı da budur. Fuyan’ın uyarlaması bunu açıkça ortaya koyar. Rüyada Xiao-e’nin babası bilmecenin yarısını ona söyler ve Fuyan onun ağzından şu sözleri aktarır: “Sen hırslı ve azimli birine benziyorsun; bu nedenle gökler intikamını almana izin verdi.” Böylece Xiao-e yalnızca başına buyruk bir kanun uygulayıcısı değildir. Gökler onu bu görevi yerine getirmesi için seçmiştir.

Gongzuo son derece yetenekli bir hikâye anlatıcısıydı. Tang efsaneleri klasik Çin edebiyatında önemli bir yere sahiptir ve Tang döneminde yaşanan kültürel patlamanın belirleyici sanat biçimlerinden biridir. Büyük edebiyatçı Lu Xun, Gongzuo’nun bu türün en iyi iki yazarından biri olduğunu yazmıştır.

Bu durum Gongzuo’ya bu 500 millik dolambaçlı yolculuğu uydurması için bir gerekçe sunuyor; çünkü kendisini hikâyeye bir karakter olarak dâhil etmesine imkân sağlamasının yanı sıra anlatıyı çok daha çarpıcı hâle getiriyor. Xin Zou’nun yazdığı gibi: “Bilmece çözme şeklindeki popüler temayı eklemek, [Xiao-e’nin korsanları bulması şeklindeki] tesadüfü daha dramatik hâle getiriyor.” Böylece bize drama, ilahi bir boyut ve onun şiddet içeren eylemlerini haklı çıkaracak bir gerekçe sunuyor; yani bize seçilmiş bir kahraman veriyor.

Bu aynı zamanda hikâyeye siyasi açıdan kabul edilebilir bir çerçeve kazandırıyordu. Tang Hanedanı gibi Çin imparatorlukları “göğün buyruğu” düşüncesi, yani başarıya ulaşanların gökler tarafından yönlendirildiği fikri üzerine kuruluydu. Üstelik Gongzuo da nihayetinde bir imparatorluk görevlisiydi.

Ancak Xie Xiao-e’yi ailesinin katillerine ulaştıran şey kehanet niteliğindeki bir rüyadan çıkan bilmece değildi. Onu oraya ulaştıran azmiydi.

Xiao-e işe bir dilenci olarak başladı ancak kısa süre sonra işçi olarak çalışmaya başladı. Tarih, herhangi bir şey değişmeden önce bölgede yıllarca çalıştığını söylüyor.

Sonunda sabrı karşılığını verdi. Coğrafya kitabına göre Li adlı bir tuz tüccarının evinde; tarihe göre ise Shen soyadını taşıyan iki kardeşin yanında çalışmaya başladı (“Shen” karakteri bilmece dizisine daha iyi uymaktadır).

Eve girdikten sonra tanıdık eşyalar fark etti. Ev, ailesine ait eski eşyalarla doluydu. İşte o zaman Li’lerin (ya da Shen’lerin) ailesini öldüren korsanlar olduğunu anladı.

Tarih Xiao-e’yi aktif bir kahraman olarak tasvir eder: Başından beri katilleri aramaktadır. Coğrafya kitabı bunu doğrulamasa da daha sonra yaşam tarzında büyük bir değişiklik yapması, işçilik yaptığı işlerin başından beri geçici bir amaca hizmet ettiğini düşündürdüğünden bu ihtimal makuldür. Yine de intikam alma kararı aniden verilmiş ve sonrasında yaşanan değişiklikleri tetiklemiş de olabilir.

Her hâlükârda Xiao-e fırsatını gördüğünde onu değerlendirdi. Bir gece işvereni bütün çeteyi bir araya topladı, içki çıkardı ve bir ziyafet düzenledi. Herkes sarhoş oldu ve ya oradan ayrıldı ya da alkolün etkisiyle sızıp kaldı; Xie Xiao-e hariç herkes.

Xiao-e, ailesini gözlerinin önünde katleden adamların arasında bir süredir yaşıyordu. Gongzuo, bu fırsat ortaya çıkmadan önce onların yanında iki yıldan fazla çalıştığını söyler.

Gongzuo şöyle yazar: “Yüreği öfkeyle yanarken dışarıdan uysal görünüyordu. [İşvereninin] huzurunda ise son derece sevecen davranıyordu. … Ancak ailesine ait eski eşyalardan biri ne zaman elinden geçse, bir süre gizlice ağlıyordu.”

Gongzuo ayrıca korsanların ona ne kadar cömert davrandığını da vurgular; ona işçilerin ve askerlerin ücret yerine kullandıkları giysi, et ve içki veriyorlardı. Gongzuo’ya göre işvereni baskınlara çıktıklarında kendi karısıyla birlikte evi koruma görevini dahi Xiao-e’ye bırakıyordu. Ancak kendisine gösterdiği bu güven, Xiao-e’nin ailesinin intikamını alma kararlılığını değiştirmedi.

“Chun [kocasını öldüren adam] odasında sızıp kaldı, Lan [babasının katili] ise açık avluda uykuya daldı. Xiao-e sessizce Chun’u odasına kilitledi ve kılıcını çekti. Ardından Lan’ın başını kesti ve komşulara seslendi.”

Tarih de aynı sahneyi özetlerken, coğrafya kitabı yalnızca Xiao-e’nin sarhoş hane halkının tamamını katlettiğini söyler. Ancak ilk kaynağa göre diğer suç ortaklarının tamamı da kısa süre içinde ölüm cezasına çarptırılmıştır. Böylece Xiao-e sonunda intikamını almıştı. Korsanlar ölmüş, adalet yerini bulmuştu.

Ancak adalet tamamen kanunun lafzına uygun şekilde yerine getirilmemişti. Aslında Xiao-e’nin bir adamın başını kestiği için ölüm cezasına çarptırılması gerekiyordu. Neyse ki hikâyesini anlattıktan sonra beraat etti ve hatta sergilediği karakter nedeniyle takdir edildi.

Xiao-e’ye maddi ödüller de teklif edildi. Tarihe göre bundan sonra memleketindeki herkes onunla evlenebilmek için yarışıyordu; Gongzuo’nun anlatısına göre bunların tamamı ona rahat bir hayat sunabilecek zengin soylulardı. Coğrafya kitabı ise kendisine resmî bir unvan teklif edildiğini söyler. Ancak Xiao-e son bir erdem göstergesi olarak kendisine sunulan her şeyi reddetti ve yalnızca hayatının geri kalanını Budist bir rahibe olarak Dharma’yı uygulayarak geçirebileceği bir tapınak inşa edilmesini istedi.

Gongzuo bunun ne anlama geldiğini bize şöyle anlatır: “Don altında tahıl öğüttüğü ve yağmur altında odun topladığı çileci bir hayat… [zühd uygulaması olarak] parmaklarını yakmak ve kendi bacaklarını sakatlamak… pamuk ya da ipek içermeyen giysiler giymek, tuz ve süt ürünleri içermeyen yiyeceklerle beslenmek… ahkâm ve öğretiden başka hiçbir şey hakkında konuşmamak.”

Xiao-e tapınağına kavuştu ve bundan sonra görünüşe göre hayatının geri kalanını gözlerden uzak bir rahibe olarak geçirdi.

Coğrafya kitabı, metnin yazıldığı dönemde, yani 400 yıl sonra, tapınağın Linjiang’ın Jinchi mahallesinde hâlâ ayakta olduğunu söyler. Ming Hanedanı döneminde (kabaca 1350-1650) derlenen neredeyse aynı biyografide tapınağın adının Bao-en Tapınağı olduğu belirtilir; “bao-en”, “minnettarlığın karşılığını vermek” anlamına gelir. Bu ifade, “intikam almak” anlamına gelen “bao-chou” kelimesinin tam tersidir. Bao-en Tapınağı hakkında Qing dönemine ait 18. yüzyıldan kalma bir kayıt, tapınağın nihai akıbetini bize şöyle bildirir: “Bao-en Tapınağı; örnek şahsiyet Xie Xiao-e için inşa edildi. [1499 yılında] bir devlet binasına dönüştürüldü.” Çin imparatorluklarının ona duydukları minnettarlığın karşılığını ödemeyi bıraktıkları tarih işte buydu.

Bu tapınak, bu cesur kadından ve çalkantılı hayatından geriye kalan son fiziksel kalıntıydı. Onun hikâyesi, aradan geçen yüzyıllar boyunca pek çok insana ilham verdi. Umuyorum ki biyografisinin bu yeniden anlatımı, hatırasını yeniden canlandırmaya ve efsanenin ardındaki gerçek Xie Xiao-e’yi anlamaya biraz daha yaklaşmamıza yardımcı olur.