İslam tarihine dikkatle bakan bir kimse, ümmetin yükseliş ve gerileme dönemleri arasında ortak bazı kanunların bulunduğunu görür. Allah’ın sünnetlerinden biri şudur ki; büyük hedefler etrafında birleşen toplumlar güç kazanmış, küçük ihtilafları büyütüp asıl meseleleri unutan toplumlar ise zayıflamıştır.
Tarih boyunca Müslümanlar arasında ilmî ihtilaflar eksik olmamıştır. Fıkıhta ihtilaf etmişlerdir. Kelâmda ihtilaf etmişlerdir. Usûlde ihtilaf etmişlerdir. Hatta bazen bu ihtilaflar oldukça sert tartışmalara da dönüşmüştür. Buna rağmen ümmetin büyük âlimleri ve büyük liderleri, ümmetin kaderini ilgilendiren meseleler ortaya çıktığında önceliklerini doğru belirlemeyi bilmişlerdir. Çünkü onlar hangi meselelerin ilmî meclislerde konuşulacağını, hangi meselelerin ise ümmetin ortak gayretiyle çözüleceğini ayırt edebiliyorlardı.
Moğollar İslam şehirlerini yakıp yıktığında, Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiğinde, Müslüman beldeler Amerikan işgalleriyle karşı karşıya kaldığında büyük âlimlerin ve büyük liderlerin gündemi, Müslümanları birbirlerinden uzaklaştırmak değil; onları ortak bir hedef etrafında toplamaktı.
Onlar biliyorlardı ki ümmetin yükü tek bir grubun, tek bir mezhebin veya tek bir ilmî çevrenin omuzlarına sığmayacak kadar büyüktür. Bu yük ancak farklı bölgelerden, farklı meşreplerden ve farklı ilmî geleneklerden gelen Müslümanların ortak gayretiyle taşınabilir.
Bugün dönüp tarihe baktığımızda, ümmetin hafızasında iz bırakan şahsiyetlerin büyük çoğunluğunun insanları ayıranlar değil, bir araya getirenler olduğunu görürüz. Çünkü medeniyetler, daralan halkalarla değil; genişleyen ufuklarla inşa edilir.
Tarihî tecrübeye bakıldığında dikkat çekici bir gerçek ortaya çıkar: Ümmetin karşı karşıya kaldığı büyük kriz dönemlerinde, başarıya ulaşan nesiller ihtilafları tamamen ortadan kaldıran nesiller değil; ihtilafların varlığına rağmen ortak hedefler etrafında birleşebilen nesiller olmuştur.
Nitekim İslam tarihinin dönüm noktalarına bakıldığında, büyük şahsiyetlerin enerjilerini Müslümanları birbirlerinden uzaklaştırmaya değil, onları aynı safta buluşturmaya harcadıkları görülür. Çünkü onlar ümmetin karşı karşıya bulunduğu tehlikelerin büyüklüğünü görüyor ve bu tehlikelerin ancak müşterek bir gayretle aşılabileceğini biliyorlardı.
Bu sebeple tarih, farklılıkların varlığını inkâr etmeyen fakat bu farklılıkları ümmetin ortak hedeflerinin önüne geçirmeyen insanları hatırlamıştır. Zira medeniyetleri inşa edenler, insanları ortak bir istikamet etrafında toplamayı başaranlardır. Ayrılık noktalarını çoğaltanlar ise çoğu zaman tarihin akışını değiştirenler arasında değil, o akışı uzaktan seyredenler arasında yer almışlardır.
Burada mesele Maturidîlik veya Eş’arîlik tartışmasının doğru ya da yanlış olması değildir. Tarih boyunca birçok âlim bu ekollerin bazı görüşlerini eleştirmiştir. Bu doğaldır.
Fakat asıl mesele şudur:
Bu ihtilaflar ümmetin ortak hedeflerinin önüne mi geçirilmelidir? İbn Teymiyye’nin önüne Moğollar geldiğinde verdiği cevap neydi? Selahaddin’in önüne Haçlılar geldiğinde verdiği cevap neydi? İzz b. Abdüsselâm’ın önüne işgal tehlikesi geldiğinde verdiği cevap neydi?
Hiçbiri insanları tek tek ayıklayarak işe başlamadı. Çünkü büyük adamlar büyük tehlikeleri görür. Küçük adamlar ise büyük tehlikelerin ortasında küçük meselelerle meşgul olur.
Bu Meseleler Hiç Mi Konuşulmayacak?
Tabii ki konuşulacak. Bu noktada bir yanlış anlaşılmayı gidermek gerekir. Birlik çağrısı yapmak, ihtilafların tamamen yok sayılması anlamına gelmez. Eş’arîlik, Maturidîlik, hadis ehli yaklaşımı, kelâm ilmi, sıfatlar meselesi ve benzeri konular asırlar boyunca konuşulmuştur; bundan sonra da konuşulacaktır. Hiç kimse bu meselelerin ilim dünyasının tartışma gündeminden kaldırılmasını istememektedir. Ancak her meselenin bir zamanı, zemini ve önceliği vardır.
Bir ev yanarken insanların ilk işi duvarların rengini tartışmak değildir. Bir şehir kuşatma altındayken ilk iş pencere süslerini konuşmak değildir. Önce yangın söndürülür. Önce kuşatma kaldırılır. Sonra detaylar konuşulur.
Bugün İslam dünyasının hangi tarafına bakarsak bakalım işgal, savaş, parçalanma, fakirlik, siyasi bağımlılık, kültürel çözülme ve fikrî dağınıklık görüyoruz.
Filistin’de işgal vardır. Doğu Türkistan’da baskı vardır. Hint Alt Kıtasında yaşanan vahşet inanılmaz boyutlardadır. Keşmir’de çatışmalar vardır. Pakistan kabile bölgeleri bitmek bilmez zulümlerle boğuşmaktadır. Afrika’nın birçok bölgesinde sömürge düzeninin kalıntıları devam etmektedir. Sahel Afrikasında katliamlar sürmektedir. Lübnan haritadan silinmek üzeredir. Irak diye bilinen ülke, vasat bir doğu aşiretinden daha güçsüz hale getirilmiştir. Dünyanın bütün ceberrutları Afganistan ve Suriye’nin başında ellerinde balyoz ile hazır halde beklemektedirler. Rusya’nın güneyindeki cumhuriyetlerin kimlikleri silinmiş, İslam dini bu bölgelerden acımasızca kazınmıştır. Bosna müslümanları yaşadıkları katliamları hala unutabilmiş değildir. Bulgar Türkleri, müslüman isimlerini zorla Bulgarca isimlerle değiştirmek isteyen devletlerinin baskısı yüzünden dünyanın dört bir yanına dağılmış haldedirler. Malezya, Endonezya ve çevresi Amerikan düzeninin katışıksız birer kalesi olmuş çıkmışlardır. Saymadığımız daha nice İslam ülkesi ekonomik ve siyasi olarak dış güçlere bağımlı hale gelmiştir.
Böyle bir dönemde ümmetin bütün enerjisini iç tartışmalara harcamak sağlıklı bir öncelik sıralaması değildir.
Bu meseleler elbette konuşulacaktır. Fakat bunların konuşulacağı yerler ilim meclisleridir. Bunların konuşulacağı kişiler âlimlerdir. Bunların konuşulacağı zemin ilmî münazaralardır. Sokaktaki Müslümanın bütün vaktini bu tartışmalarla geçirip ümmetin büyük meselelerini unutması doğru değildir.
Tarih boyunca büyük âlimler ihtilaf etmişlerdir. Fakat ümmetin büyük meseleleri söz konusu olduğunda omuz omuza durmayı da bilmişlerdir. Bugün ihtiyaç duyulan şey de budur.
Birlik Çağrısının Muhatabı Ümmetin Tamamı Olmalıdır.
Burada adaletli olmak gerekir. Birlik çağrısı yalnızca hadis ehli olduğunu söyleyen gruplara yapılmamalıdır. Aynı çağrı Eş’arîlere de yapılmalıdır. Aynı çağrı Maturidîlere de yapılmalıdır. Aynı çağrı tasavvuf çevrelerine de yapılmalıdır. Aynı çağrı bütün İslamî hareketlere de yapılmalıdır.
Eğer birlik istiyorsak bunun yükünü herkes taşımalıdır. Eğer ortak hedeflerden söz ediyorsak fedakârlığı herkes yapmalıdır. Hiç kimse kendi çevresini merkeze koyup diğer Müslümanların ona yaklaşmasını beklememelidir. Herkes bir adım atmalıdır. Herkes önyargılarından vazgeçmelidir. Herkes kendi çevresinde oluşmuş yanlış taassupları terk etmelidir. Çünkü ümmet yalnızca bir tarafın fedakârlığıyla birleşemez. Birlik, karşılıklı fedakârlık ister. Birlik, karşılıklı anlayış ister. Birlik, karşılıklı sabır ister.
Eş’arîler ve Maturidîler de farklı çevrelerle çalışmaktan korkmamalıdır. Hadis ehli çevreler de farklı çevrelerle çalışmaktan korkmamalıdır. Tasavvuf çevreleri de aynı şekilde davranmalıdır. Fıkhî mezhepler arasında da aynı anlayış yerleşmelidir. Çünkü ümmetin karşısındaki tehlikeler herhangi bir grubun tek başına taşıyabileceği büyüklükte değildir.
Bu hususta Eşari ve Maturidi kardeşlerime büyük âlim İmam Nevevî’nin (rhm) izini dosdoğru takip etmelerini nasihat ederim.
İmam Nevevî (rhm) genellikle hadis, fıkıh ve zühd alanındaki eserleriyle tanınır. Ancak onun yaşadığı dönemin şartları incelendiğinde, ümmetin karşı karşıya bulunduğu büyük tehlikeler karşısında nasıl bir tavır sergilediği de görülmektedir.
İmam Nevevî (rhm), Moğol istilalarının etkilerinin hâlâ hissedildiği bir dönemde Şam’da yaşamıştır. Bu dönemde İslam dünyası siyasi ve askerî açıdan ciddi tehditlerle karşı karşıyaydı. Buna rağmen Nevevî’nin eserlerinde ve faaliyetlerinde ümmeti bir arada tutmaya yönelik güçlü bir hassasiyet dikkat çekmektedir.
O, hayatını mezhep çatışmaları üretmeye değil; hadis ilmini yaymaya, insanları ahlâka teşvik etmeye, ümmetin ortak değerlerini güçlendirmeye adamıştır.
Bugün Riyâzü’s-Sâlihîn’e bakıldığında yalnızca Şafiîlerin değil, Hanefîlerin, Malikîlerin, Hanbelîlerin ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların bu eserden faydalandığı görülmektedir. Aynı durum El-Ezkâr ve Sahih Müslim şerhi için de geçerlidir.
İmam Nevevî’nin (rhm) bıraktığı miras, ümmetin ortak mirası haline gelmiştir. Bu durum bize önemli bir hakikati göstermektedir: Tarihte kalıcı etki bırakan âlimler, yalnızca kendi çevrelerine hitap eden âlimler olmamışlardır. Onlar ümmetin tamamına seslenmiş, ümmetin tamamının istifade edebileceği eserler bırakmışlardır. Bu sebeple İmam Nevevî’nin (rhm) hayatı ve eserleri, ümmetin ortak paydalarının ihtilaf alanlarından çok daha geniş olduğunu gösteren önemli örneklerden biri olarak karşımızda durmaktadır.
Ümmetin Yükü Bir Mezhebin/Fırkanın/Görüşün Omuzlarına Sığmaz
Burada üzerinde özellikle durulması gereken bir gerçek vardır:
Ümmetin karşısındaki tehlikeler herhangi bir grubun tek başına taşıyabileceği büyüklükte değildir.
Ne Eş’arîler tek başına… Ne Maturidîler tek başına… Ne hadis ehli çevreler tek başına… Ne tasavvuf çevreleri tek başına… Ne de herhangi bir cemaat, hareket veya grup tek başına ümmetin bugün karşı karşıya bulunduğu devasa sorunları çözebilecek güce sahiptir. Çünkü bugün karşı karşıya bulunduğumuz meseleler yalnızca bir ilim halkasının veya bir medresenin çözebileceği meseleler değildir.
Karşımızda siyasi işgaller vardır. Ekonomik bağımlılıklar vardır. Askerî kuşatmalar vardır. Kültürel saldırılar vardır. Eğitim krizleri vardır. Ahlâkî çözülmeler vardır. Fikrî saldırılar vardır. Milyarlarca dolarlık medya sistemleri vardır. Devletler vardır. Ordular vardır. Küresel ittifaklar vardır.
Böylesine büyük bir tablo karşısında herhangi bir grubun çıkıp da “Bu yükü biz tek başımıza taşırız” demesi gerçekçilikten uzak olduğu kadar tarih bilgisi açısından da ciddi bir yanılgıdır. Yahut herhangi bir grubun tüm İslam Ümmetinin yükünü taşımaya kendi görüşünde olan kişiler dışında kalan kimseleri layık görmemesi, sadece kendisini layık görmesi de ciddi bir bilinçsizlik ve edepsizliktir.
Daha da önemlisi, bu iddia İslam tarihinin bize öğrettiği hakikatlerle de çelişmektedir. Çünkü tarih boyunca ümmetin yükünü hiçbir mezhep tek başına taşımamıştır.
Ne Hanefîler tek başına taşımıştır. Ne Şafiîler tek başına taşımıştır. Ne Malikîler tek başına taşımıştır. Ne Hanbelîler tek başına taşımıştır. Ne Eş’arîler tek başına taşımıştır. Ne Maturidîler tek başına taşımıştır. Ne de herhangi bir tasavvuf ekolü tek başına taşımıştır.
Kudüs’ü kurtaranlar tek bir mezhep değildi. Moğolları durduranlar tek bir mezhep değildi. Endülüs’ü kuranlar tek bir mezhep değildi. Osmanlı’yı yükseltenler tek bir mezhep değildi. İslam medeniyetini inşa edenler tek bir mezhep değildi. Büyük başarıların arkasında daima farklı bölgelerden, farklı mezheplerden, farklı ilmî geleneklerden gelen Müslümanların ortak emeği vardı.
Bu yüzden bugün bazı insanların kurmaya çalıştığı tablo tarihî gerçeklikle uyuşmamaktadır. Sanki bir gün bütün Müslümanlar ortadan çekilecek ve geriye yalnızca kendi grupları kalacakmış gibi düşünmektedirler. Sonra da o küçük grubun ümmetin bütün sorunlarını çözeceğini varsaymaktadırlar.
Oysa Allah’ın (swt) sünneti tarih boyunca böyle yürümemiştir. İslam medeniyeti tek renkli değil, çok renkli bir yapı olarak yükselmiştir. Farklı mezheplerin fakihleri katkı sunmuştur. Farklı hadis âlimleri katkı sunmuştur. Farklı müfessirler katkı sunmuştur. Farklı kelâm ekolleri katkı sunmuştur. Farklı bölgelerden gelen Müslümanlar katkı sunmuştur. Ortaya çıkan büyük medeniyet işte bu ortak emeğin ürünüdür.
Bu sebeple bugün yapılması gereken şey, ümmetin bütün yükünü kendi omuzlarına alabileceklerini zanneden küçük çevre psikolojisinden kurtulmaktır. Çünkü ümmetin yükü bir grubun omuzlarına sığmayacak kadar büyüktür. Bu yük ancak milyonlarca Müslümanın omuz omuza vermesiyle taşınabilir. Tarih boyunca böyle olmuştur. Bugün de böyle olacaktır. Yarın da böyle olacaktır.
Şeyh’ul İslam İbn Teymiyye (rhm) ve Tatar Tehlikesi
Bugün İbn Teymiyye’nin (rhm) ismini en çok kullananların önemli bir kısmı onun hayatındaki en büyük dersleri gözden kaçırmaktadır. İbn Teymiyye’nin (rhm) karşısında sıradan bir rakip yoktu. Karşısında İslam dünyasını yakıp yıkan Moğollar vardı.
1258 yılında Bağdat düşmüş, Abbasi hilafeti sona ermişti. Milyonlarca insanın ölümüne yol açan istilalar yaşanmıştı. Şehirler harabeye dönmüş, ilim merkezleri yıkılmıştı. Şam ve Mısır da tehdit altındaydı.
699 ve 702 hicrî yıllarında gerçekleşen kritik süreçlerde İbn Teymiyye yalnızca fetva veren bir âlim olarak kalmadı. Bizzat emirlerle görüştü. Memlük sultanlarıyla görüştü. Askerleri teşvik etti. Halkı direnişe hazırladı. Hatta Moğol hükümdarlarının yanına giderek onların karşısında konuşacak kadar ileri gitti. Şam halkının şehirden kaçmaması için uğraştı. Ordunun moralini yükseltmeye çalıştı. Şakhab Savaşı öncesinde askerlerin yanında bulundu. Peki onun etrafında bulunan herkes aynı itikadî çizgide miydi? Hayır…
Memlük coğrafyasındaki âlimlerin ve kadıların önemli bölümü Eş’arî gelenekten geliyordu. Fıkıh mezhepleri farklıydı. Tasavvuf çevreleri vardı. Çeşitli ilmî eğilimler vardı. Fakat İbn Teymiyye (rhm) bütün enerjisini bunları tasnif etmeye değil, Moğolları durdurmaya harcadı. Çünkü önceliğin ne olduğunu biliyordu.
Selahaddin Eyyûbî ve Kudüs Gerçeği
Kudüs’ün fethine giden süreç yaklaşık bir asırlık bir hazırlığın sonucudur. Önce Nureddin Mahmud Zengî ortaya çıktı. Şam ve çevresinde siyasi birliği sağlamaya çalıştı. İlim kurumlarını destekledi. Haçlılarla mücadeleyi sürekli gündemde tuttu. Daha sonra Selahaddin Eyyûbî bu mirası devraldı. Mısır ile Şam’ı birleştirdi. Müslümanların enerjisini ortak hedefe yönlendirdi.
1187 yılında Hıttin Savaşı kazanıldı. Ardından Kudüs fethedildi. Bu büyük başarının arkasında farklı bölgelerden gelen binlerce Müslüman vardı. Farklı mezhepler vardı. Farklı ilmî gelenekler vardı. Farklı kabileler ve topluluklar vardı. Fakat ortak hedef hepsini bir araya getirmişti.
Ebu Katade (hfz) kendisine Selahaddin (rhm) ile ilgili sorulan bir soruya verdiği yanıtta şöyle söyler:
“Selahaddin’in Eş‘arî mezhebinden olduğu” sözüne gelince; eğer bu doğruysa bunda ne vardır ki?
Kaldı ki bu mezhep, halkın genelinin anladığı biçimiyle —ve Selahaddin gibi bir hükümdarın anlayabildiği ölçüde— sahabeyi ve müminlerin annelerini savunmaktan başka bir şey miydi? Ayrıca onların genel ifadeleri de, ayrıntılı tartışmalar hariç, Ehl-i Sünnet’in sözleridir. O ayrıntılara ise ancak bu mezhebin âlimleri girer.
Mesela Eş‘arî şöyle der:
“Kur’an Allah’ın kelamıdır.”
Bu söz, Selahaddin gibi sıradan bir Müslüman veya devlet adamı için yeterlidir. Bunun ötesindeki ayrıntılı tartışmalar ise —ki bunlarda hata bulunduğunda şüphe yoktur— ancak bu mezhebin ilim ehlinin ilgilendiği meselelerdir. Ayrıca o dönemde “Sünnî” denildiğinde kastedilen şey; hutbenin, Mısır’daki Ubeydî/Fâtımî halifesi adına değil, Abbasî halifesi adına okunmasıydı. İnsanların o günlerde “Sünnî” ile “Fâtımî” arasındaki farktan anladıkları buydu. Oysa bunlar, yani sözde Fâtımîler, aslında zındık olan Ubeydîlerdi.
Ben sana burada önemli bir hususu açıklayayım ki insanlar ve şahsiyetler hakkında nasıl hüküm verileceğini anlayasın:
Kardeşim, sen de bilirsin ki insanlar ya irade ehli olur ya da ilim ehli olur. Bazen bu iki özellik aynı kişide birleşir. Sahabe döneminde durum böyleydi; halifeler hem ilim hem irade sahibiydiler. Fakat daha sonra bu iki alan ayrıştı. İnsanların bir kısmı; yöneticiler, mücahitler, uygulama ve idare ehli kimseler gibi irade ehli oldu. Diğer kısmı ise ilmi kendine iş edinmiş âlimler oldu; ilmin meseleleri, ayrıntıları ve incelikleriyle uğraştılar. Dolayısıyla bir kişi, hangi alanda yetkinse ona göre değerlendirilmelidir: Bu kişi ilim ehli midir, yoksa irade ve uygulama ehli midir?
Cihad, yönetim ve siyaset gibi irade alanlarına yoğunlaşmış bir kimse; ilim ehline uygulanan ölçülerle değerlendirilmez. Salih yönetici, salih mücahit veya salih vezir; ilim ehline yakın duran, onlara danışan, onları yanında tutan ve onların fetvalarını kendi fiilleri üzerinde belirleyici kılan kişidir. Eğer böyle bir kişi belli bir mezhebe nispet edilirse, bu onun o mezhebin ince ayrıntılarında derinleşmiş bir nazariyat ehli olmasından değil; o mezhebin âlimlerini kendine yakınlaştırmasındandır. Bu nispet, sıradan bir halk insanının bir mezhebe nispet edilmesi gibidir.
Zengiler ve ardından Eyyubiler dönemindeki Müslüman sultanların hali de buydu. Ehl-i Sünnet onları severdi; çünkü onlar Ehl-i Sünnet âlimlerini kendilerine yaklaştırıyor ve onların fetvalarıyla amel ediyorlardı. Bu durum bir kusur değil, aksine bir fazilettir. Hatta bazı bid‘at unsurları bulunan bir mezhebe nispet edilse bile böyledir. Eş‘arîliğe nispet meselesi de buna benzer.
Ayrıca senin de, birçok kişinin de bildiği gibi zamanla halkın ve hatta birçok âlimin zihninde “Eş‘arî mezhebi = Ehl-i Sünnet mezhebi” anlayışı yerleşmiştir. Bu durum kitaplarda da meşhurdur. Dolayısıyla sıradan bir insan “Ben Eş‘arîyim” dediğinde, aslında “Ben Sünnîyim” demek istemektedir.
Hatta birçok ilim ehli de kendisini Eş‘arî mezhebine nispet ederdi. Çünkü onlara göre bu mezhep; sahibini Rafızîlik, Mu‘tezile ve benzeri sapkın bid‘atlardan koruyan Sünnî mezhepti. Bu yüzden hadis ehli ile Eş‘arîlere mensup olanlar arasında bir dönem güçlü ve ciddi bir yakınlaşma vardı.” (Ebu Katade’nin sözleri burada bitti)
Güç ve Kuvvet Allah (swt) iledir.
Yusuf b. Taşfin ve Endülüs Âlimleri
Onbirinci yüzyılın sonlarında Endülüs’teki Müslüman şehir devletleri (Tavaif-i Mülûk) birbirleriyle mücadele ederken, kuzeydeki Hristiyan krallıklar giderek güçleniyordu. Özellikle Kastilya Kralı Alfonso VI Toledo’yu ele geçirince Endülüs’te büyük bir kriz ortaya çıktı.
Bu sırada Endülüs âlimlerinin önemli bir kısmı Mağrib’deki Yusuf ibn Taşfin’e çağrıda bulundu. Dikkat çekici olan nokta şudur:
Yusuf b. Taşfin’in etrafında bulunan çevrelerle Endülüs’teki bütün çevreler her alanda ittifak içerisinde değildi. Siyasi rekabetler vardı. Fıkhî farklılıklar vardı. Yerel çekişmeler vardı. Buna rağmen dönemin birçok âlimi, “öncelikli tehlike Hristiyan ilerleyişidir” diyerek Müslümanları ortak bir hedef etrafında toplamaya çalıştı.
Sonuçta 1086 yılında meydana gelen Sagrajas (Zellâka) Savaşı’nda Müslümanlar birleşerek büyük bir zafer kazandılar.
Bu olayda dikkate değer olan şey, âlimlerin bütün farklılıkları ortadan kaldırmaları değil; ortak hedefi ihtilafların önüne koymalarıdır. Endülüs âlimleri, Hristiyan orduları kapıya dayandığında önce insanların hangi çevreden geldiğini değil, hangi safta durduğunu önemsediler.
Kadı Ebu Bekir İbnü’l-Arabî (rhm) ve Endülüs’ün Acı Dersi
Bu konuda dikkat çekici örneklerden biri de Endülüs’ün büyük Malikî fakihlerinden Kadı Ebu Bekir İbnü’l-Arabî’dir (rhm).
İbnü’l-Arabî (rhm), Endülüs’ün siyasi çözülme sürecine ve Hristiyan krallıkların ilerleyişine şahit olan bir neslin mensubuydu. Yaşadığı dönem, Müslümanların kendi iç çekişmelerinin arttığı, küçük siyasi yapıların birbirleriyle mücadele ettiği ve bunun sonucunda dış tehdidin giderek büyüdüğü bir dönemdi.
Özellikle Tavaif-i Mülûk döneminde Endülüs birçok küçük emirliğe bölünmüş durumdaydı. Her şehir kendi siyasetini takip ediyor, her emir kendi nüfuz alanını korumaya çalışıyordu. Bu parçalanmış yapı ise kuzeydeki Hristiyan krallıkların işini kolaylaştırıyordu.
İbnü’l-Arabî’nin eserlerinde ve değerlendirmelerinde sıkça görülen hususlardan biri, Müslümanların enerjilerini yanlış alanlarda tüketmelerine yönelik eleştirileridir. Ona göre ümmetin gücünü tüketen şey yalnızca dış düşmanlar değil, aynı zamanda Müslümanların kendi aralarındaki dağınıklıkları ve önceliklerini kaybetmeleriydi.
Nitekim Endülüs’ün yardım çağrısı üzerine Yusuf b. Taşfin’in Mağrib’den gelerek Zellâka Savaşı’nda Hristiyan ilerleyişini durdurması da bu gerçeği göstermiştir. O gün Endülüs’ü kurtaran şey yeni ihtilaflar üretmek değil, farklı bölgelerden gelen Müslümanların ortak bir hedef etrafında birleşebilmesiydi.
Endülüs tecrübesi bize önemli bir ders vermektedir: Müslümanlar büyük tehlikeler karşısında parçalanmayı tercih ettiklerinde güç kaybetmişler, ortak hedefler etrafında birleşebildiklerinde ise yeniden güç kazanmışlardır.
Sultan Baybars (rhm) ve Ayn Câlût Sonrası Kurulan Birlik
İslam tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri Ayn Câlût Zaferi’dir.
1258 yılında Bağdat’ın düşmesinin ardından Moğollar İslam dünyasının büyük bölümünü istila etmişti. Abbasi hilafeti sona ermiş, şehirler yıkılmış, ilim merkezleri harap olmuştu. Birçok insan İslam medeniyetinin tamamen çökeceğini düşünüyordu.
1260 yılında Ayn Câlût’ta kazanılan zafer bu gidişatı değiştirdi. Ancak bu zafer yalnızca bir savaş meydanındaki başarıdan ibaret değildi. Asıl önemli olan, zafer sonrasında kurulan geniş iş birliği ve dayanışma ortamıydı.
Sultan Baybars döneminde Memlük Devleti, İslam dünyasının farklı bölgelerinden gelen insanları bünyesinde toplamıştı. Devletin içerisinde Türkler, Kürtler, Çerkesler, Araplar ve farklı topluluklar bulunuyordu. Aynı şekilde Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî âlimler de devlet yapısında yer alıyordu. Baybars’ın önceliği bu farklılıkları ortadan kaldırmak değildi. Önceliği Moğol tehdidini durdurmak, Haçlı kalelerini geriletmek ve İslam dünyasını yeniden toparlamaktı. Nitekim onun döneminde Haçlılara karşı çok sayıda sefer düzenlenmiş, Doğu Akdeniz’deki birçok stratejik nokta geri alınmış ve Moğolların yeniden ilerleme girişimleri durdurulmuştur.
Dikkat çekici olan nokta şudur: Baybars’ın kurduğu cephe, tek bir mezhebin veya tek bir ilmî çevrenin cephesi değildi. Bu cephe, ümmetin farklı kesimlerini ortak bir hedef etrafında bir araya getiren geniş bir dayanışma modeliydi. Bu durum, ümmetin büyük meselelerinin tek bir grubun omuzlarında taşınamayacağını gösteren önemli tarihî örneklerden biridir.
Aziz Osmanlı Tecrübesi
Osmanlı’nın ilmî omurgası büyük ölçüde Maturidî gelenek üzerine kurulmuştu. Fakat Osmanlılar yalnızca kendi çevreleriyle çalışmadılar. Şam’daki âlimlerle çalıştılar. Mısır’daki âlimlerle çalıştılar. Kuzey Afrika’daki âlimlerle çalıştılar. Hicaz’daki âlimlerle çalıştılar. Hint alt kıtasındaki Müslümanlarla çalıştılar.
Farklı mezhepler ve farklı ilmî gelenekler aynı siyasi çatı altında asırlar boyunca yaşayabildi. Bu da bize büyük hedeflerin geniş ufuklar gerektirdiğini göstermektedir.
Tek Başına Kalmanın Felaketi
Belki de üzerinde durulması gereken en önemli nokta budur.
İslam tarihinde başarı hikâyeleri neredeyse daima birlik hikâyeleridir. Büyük fetihler, büyük direnişler ve büyük ilim hareketleri farklı çevrelerin ortak gayretiyle ortaya çıkmıştır. Buna karşılık yalnızlaşan hareketler zamanla küçülmüş, küçüldükçe daha fazla insanı dışlamış ve sonunda dar bir çevrenin içine hapsolmuştur.
Burada şu soruyu sormak gerekir:
Yeryüzünde bütün görüşleri, bütün tercihleri ve bütün değerlendirmeleriyle size yüzde yüz benzeyen kaç insan bulabilirsiniz?
Daha da önemlisi, İslam tarihi boyunca böyle bir topluluk hiç var olmuş mudur?
Sahabe arasında farklı içtihatlar vardı. Mezhep imamları arasında farklı görüşler vardı. Âlimler arasında farklı değerlendirmeler vardı. Çünkü Allah insanları tek tip yaratmamıştır. Bu nedenle bütün meselelerde tamamen aynı düşünen insanlardan oluşan bir yapı aramak, tarihte karşılığı olan bir gerçeklikten çok bir hayale benzemektedir.
Bazen insan şu soruyu da düşünmeden edemiyor:
Acaba bazı kimseler gerçekten itikadî hassasiyetlerden dolayı mı yalnız kalmayı tercih ediyor, yoksa hiçbir yapının sorumluluğunu üstlenmeden, hiçbir istişareye bağlı kalmadan ve hiçbir fedakârlık yapmadan hareket edebilmenin rahatlığını mı arıyor?
Elbette niyetleri Allah bilir. Fakat şu kesindir ki büyük işler mutlak bireysel özgürlükle değil; fedakârlıkla, istişareyle ve ortak hedeflere bağlılıkla ortaya çıkar.
Bu nedenle Eş’arîlik veya Maturidîlik gibi meseleleri sürekli ayrılık gerekçesine dönüştürerek bütün ortak çalışmalardan uzak durmak, ilk bakışta ilkeli bir tavır gibi görünse de uzun vadede ümmeti daha da parçalama riskini taşımaktadır. Çünkü ümmetin ihtiyacı, birbirinden kopuk küçük çevreler değil; farklılıklarını yönetebilen olgun birlikteliklerdir.
Ebu Katade (hfz) şöyle der:
“Hakikat şudur ki; insaf sahibi bir kimsenin yapması gereken, yaşadığı dönemin fitnesini iyi anlaması ve ona karşı mücadele etmesidir. Çağın fitnesinden uzak tali savaşların peşine düşmemelidir. Onların (Selahaddin Eyyubi) dönemindeki çağın en büyük fitnesi ise, bayraktarlığını İsmailî Karmatîlerin yaptığı zındıklıktı.
O dönemin âlimlerinin eserlerini dikkatle incelersen, çalışmalarının büyük kısmının nübüvveti ispat etmeye ve Kur’an’ın mucizeliğini savunmaya yönelik olduğunu görürsün. Bu mücadelede ön safta yer alanlar da çoğunlukla kelam ehli olan Eş‘arîlerdi. Allah onlara rahmet etsin. Örneğin büyük münazaracı imam Ebu Bekir el-Bakillani (rhm) gibi.
…
Fakat insaf, ahiret yurdunu isteyen kişinin dinidir. Ben bu konuda Darakutni’nin (rhm) yolundayım: Kendi çağında İslam’ın savaşını veren kişinin eli öpülür.
Bu bize şunu öğretmektedir:
Kendi çağımızın mücadelesini vermeli ve bizimle birlikte bu mücadeleyi veren kimselere saygı göstermeliyiz. Bazı ilmî meselelerde bize muhalefet etseler bile —ki bu ihtilaf onları İslam’dan çıkarmaz— yine de onların değerini bilmek gerekir. Fakat kimileri, insanların sahih ilimden uzaklaştığı bir dönemde bile “tam bir saflık” arayışına giriyorlar. Oysa düşmanlar İslam’ı kökünden söküp atmak için savaş verirken, bunlar başka bir savaş açıyorlar. Böyle kimseler akıl nimetinden mahrum bırakılmıştır. Allah’ın nimetlerine hamdolsun.
Yakın dönemi hatırla:
İslam ehli; Batılılaşmaya, ateist fikirlere ve ümmeti İslam dışında bir temel üzerine kurmak isteyen kâfir milliyetçi düşüncelere karşı en büyük mücadelelerini veriyordu. Bu büyük savaş için bereketli ve büyük adamlar ortaya çıktı.
Onlarda bazı hatalar vardı, evet. Ancak onlar İslam’ı kalplerde sabit kılmak için çalıştılar; mücadele ettiler, cihad ettiler, çok ağır bedeller ödediler. Bugün ise birtakım küçük akıllı ve cahil insanlar çıkıp, o büyük şahsiyetleri sadece bu hatalar sebebiyle yıkmaya çalışıyorlar. Allah o âlimlere rahmet etsin. Çünkü İslam’ın bize ulaşması için büyük mücadeleler verdiler. Bu nedenle böyle âlimlere dil uzatanlar, aslında ihanet ve vefasızlık içindedirler. Bir cahilin çıkıp onların hatalarını derleyerek onları İslam veya sünnet dairesinin dışına çıkarmaya çalışması dinden değildir.
Bu yüzden, hata ettiğini bildiğim bazı kimselere rahmet okumama, onları sevmeme, dost edinmeme ve savunmama şaşırma. Cahil kişi bunu bir çelişki zannedebilir. Çünkü o, iki mesele arasındaki farkı ayırt edemez.
Bu sebeple ben diyorum ki:
Allah o büyük şahsiyetlere rahmet etsin; cahiller istemese de. Müslüman yöneticiler hakkındaki inancım da budur. Bir mezhebe nispet edilmiş olsa bile —ve ben o mezhebin bazı ayrıntılarının Allah’a inandığım hak yol üzere olmadığını bilsem bile— yine de bu böyledir.
İslam’ın farklı alanlardaki büyük şahsiyetleri hakkındaki tavrım da aynıdır.
Bu nedenle Cezayir’deki aşırı giden cahillerin Malik bin Nebi’ye sövdüklerini gördüğümde hayret ederdim ve:
“İş gerçekten bayağılaştı ve çürümesi ortaya çıktı” derdim. Çünkü o adam, kendi çağının fitnesini yaşamış ve bildiği ölçüde İslam’ı savunmuştur. Bugün ise bazı kimseler, İslam’ın düşmanlarına karşı mücadele vermek istemiyorlar. Asıl büyük mücadeleyi Müslümanların kendi içlerinde yapmak istiyorlar. Oysa İslam topyekûn yok edilme saldırısıyla karşı karşıyadır.
Buna rağmen kalkıp Malik bin Nebi gibi bir adamı İslam’dan çıkarmaya uğraşıyorlar.
Gerçekten akıl büyük bir nimettir. Ve gerçekten insaf çok azdır.
Aynı şey, bütün vaktini Seyyid Kutub ile savaşmaya ayıranlar için de söylenir. Burada sadece şunu söylemek istiyorum: “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki bunlar cahildir.”
Evet, vallahi bunlar aşırıdır. Bugün Müslümanların boğazlanmasına kadar varan aşırılıkların kökeni de vallahi bu zihniyetten gelmiştir. Selahaddin’in “Eş‘arî mi yoksa Sünnî mi?” olduğu tartışmasının açılması da cehalet ve sapma kapısından başka bir şey değildir. Bu, mücadeleyi İslam’ın düşmanlarına karşı değil; İslam’ın kendi içinde açma çabasıdır. Oysa bugün verilen büyük savaş, “İslam var olacak mı olmayacak mı?” savaşıdır.
Benim bu sözlerim asla şu anlama gelmez:
“Âlimlerle ilmî meselelerde hak üzere tartışılmasın, nasihat edilmesin.”
Hayır. Bu başka bir konudur; önceki mesele ise başka bir konuydu.
Ben “Dârekutnî’nin yolundayım” diyorsam ve Allah’ın izniyle ayıplanmaktan kurtuluş umuyorsam, ayrıca İbn Teymiyye’nin metodunu takip etmekle de iftihar ederim. Çünkü o, hakikati, sünneti ve doğru yolu açıklama konusunda kim olduğu bilinen büyük bir imam olmasına rağmen; kendisine muhalefet eden, hatta kendisiyle savaşan âlimleri bile savunma konusunda büyük bir tavır sahibiydi.
Allah; İslam’ın bize ulaşmasına vesile olacak şekilde, İslam binasının tek bir tuğlasını bile koruyan her âlime, her yöneticiye ve Allah’a davet eden her davetçiye rahmet etsin.
Asıl olan şudur:
Onların girdiği mücadelelere bizim de girmemiz ve onların kendi çağlarının savaşına adandıkları gibi bizim de çağımızın mücadelesine yoğunlaşmamızdır.
İnsafsızlık ve çağın mücadelesinin mahiyetini kavrayamamak, insanı iki uçlu aşırılığa sürükler. Günümüzde bunun örnekleri son derece açıktır.” (Ebu Katade’nin sözleri burada bitti)
Güç ve kuvvet Alemlerin Rabbi olan Allah'ındır.




