Küresel ekonomi hakkında bize genellikle anlatılan hikâye son derece basittir: Zengin ülkeler yoksul ülkelere yatırım yapar. Yardım, teknoloji ve finansman sağlayarak gelişmekte olan ekonomilerin büyümesine yardımcı olurlar. Ancak rakamlara daha yakından bakıldığında çok farklı bir tablo ortaya çıkmaya başlar. Para giderek daha fazla ters yönde akıyor.
Düşük ve orta gelirli ülkeler, 2023’te on yılı aşkın süredir ilk kez bir grup olarak net finansman ihracatçısına dönüştü. Çin hariç tutulduğunda bu ülkeler, dünyanın geri kalanından yardım, yatırım ve diğer bütün dış finansman akışları aracılığıyla aldıklarından tahminen 21,4 milyar dolar daha fazlasını dışarıya gönderdi. Bu net çıkışın 2024’te iki katından fazla artarak 50 milyar dolara ulaşacağı öngörülüyordu. Başka bir ifadeyle sermayenin zengin ülkelerden yoksul ülkelere akması yerine yoksul ülkeler dışarıya daha fazla para gönderiyordu.
Bu durum bariz bir soruyu gündeme getiriyor: Kalkınma finansmanı aldığı varsayılan ülkeler, nasıl dünyanın en zengin ekonomilerine servet aktaran taraf hâline gelebiliyor?
Cevap tek bir politikada veya kurumda değil; küresel ticaret, borç, vergilendirme ve finans sisteminin nasıl kurulduğunda ve bu sistemin yarattığı kazançlara kimin el koyduğunda yatıyor.
Kurulan mimari
Mevcut küresel ekonomik düzen büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, 1944’te Bretton Woods’ta tasarlandı. Daha sonra, 1995’te Dünya Ticaret Örgütünün kurulmasıyla sonuçlanan birbirini izleyen ticaret müzakereleri aracılığıyla yeniden şekillendirildi.
Bretton Woods’ta kurulan kurumlar —Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası— onları tasarlayan ülkelerin gücünü yansıtıyordu. DTÖ’nün onlarca yıl süren müzakerelerle oluşturulan ticaret kuralları da benzer biçimde en güçlü müzakere bloklarının çıkarlarını yansıtıyordu.
Bunların hiçbiri tesadüf değildi. Ancak komplo anlamında kötü niyetli de değildi. Bu, her uluslararası anlaşmayı şekillendiren güç olan kurumsal çıkardı.
Ortaya belirli bir mantığa dayanan sistem çıktı. Zengin ülkeler tarım sektörlerini sübvansiyonlarla korurken gelişmekte olan ülkelerin kendi emekleme aşamasındaki sektörlerini koruma imkânlarını müzakerelerle ortadan kaldırdı.
Fikrî mülkiyet kuralları, özellikle TRIPS Anlaşması, çok uluslu şirketlere dünyanın büyük bölümünün patent fiyatlarıyla karşılayamayacağı ilaçları ve teknolojileri patentleme hakkı verdi.
Cambridge Üniversitesi ekonomisti Ha-Joon Chang, gelişmiş dünyanın kendi ekonomilerini kurmak için sanayi politikalarından, ticari korumacılıktan ve devlet yatırımlarından yararlandığını savunuyor. Bu ülkeler geliştikten sonra ise finansmana ve ticarete erişimin koşulu olarak gelişmekte olan ülkelerin serbest piyasaları benimsemesinde ısrar ederek merdiveni yukarı çektiler.
Para gerçekte nereye gidiyor?
Bu sistemin insanlar üzerindeki yıkıcı bedeli, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansının (UNCTAD) verilerinde açıkça görülüyor. Bu verilere göre gelişmekte olan ülkeler yalnızca net kamu borcu faizi olarak 921 milyar dolarlık şaşırtıcı bir ödeme yaptı. Bunun sonucunda Küresel Güney’den toplam 25 milyar dolarlık negatif net kaynak aktarımı gerçekleşti.
Ülke içi gelirlerin bu muazzam çıkışı, Batı’nın resmî kalkınma yardımlarını düzenli biçimde kat kat aşıyor. Üstelik bu yardımlar, 1970’te taahhüt edilen gayrisafi millî gelirin yüzde 0,7’si hedefine sürekli olarak ulaşamadı.
Sonuç olarak rekor sayıdaki 46 ülke, dış borç ödemelerine kendi sağlık veya eğitim sistemlerine ayırdığından çok daha fazla para harcadığı bir döngüye hapsolmuş durumda.
Borç sorunu, COVID-19 salgını ve ardından gelen yüksek küresel faiz oranları döneminden bu yana daha da ağırlaştı. Gelişmekte olan ülkelerde hükümetlerin faiz ödemeleri 2014 ile 2024 arasında yüzde 102 artarken, kamu gelirleri yalnızca yüzde 39 yükseldi.
Toplam 5,5 milyar insana ev sahipliği yapan 99 gelişmekte olan ülkede artan faiz maliyetleri, kamu gelirlerinden eğitim, sağlık ve kamu yatırımlarına ayrılabilecek payı azalttı.
UNCTAD’ın 2025 finansman raporuna göre gelişmekte olan 94 ülkenin hükümetleri gelişmiş ekonomilerle aynı faiz oranlarından borçlanabilseydi toplu olarak yılda yaklaşık 500 milyar dolar tasarruf edebilirdi. Bu rakam, dünya genelindeki toplam resmî kalkınma yardımını birkaç kat aşıyor.
Eşitsiz mübadele ve ticaret hadleri
Finansal akışlar, yapısal dengesizliğin yalnızca bir boyutudur. Gelişmekte olan ülkelerin küresel ticarete katıldığı koşullar, tarihsel olarak bu ülkeleri zaman içinde katlanarak büyüyen biçimlerde dezavantajlı bıraktı.
Birincil emtialar, tarım ürünleri, madenler ve ham maddeler ihraç eden ülkeler, savaş sonrası dönemin büyük bölümünde mamul mallara kıyasla kötüleşen ticaret hadleriyle karşı karşıya kaldı. Bu, emtia ihraç eden bir ülkenin aynı miktarda sanayi makinesi veya ilaç ithal edebilmek için giderek daha fazla kahve, pamuk veya bakır ihraç etmek zorunda kalması anlamına geliyor.
Ekonomistler Utsa Patnaik ve Prabhat Patnaik, Hindistan bağlamında bu dinamiği kapsamlı biçimde belgeledi. Sömürge dönemindeki kaynak çıkarma biçimlerinin sömürge sonrası ticaret kurallarıyla ortadan kaldırılmak yerine resmîleştirildiğini savundular.
Jason Hickel’ın eşitsiz mübadele üzerine araştırması, ekolojik iktisat ile küresel değer zinciri analizine dayanıyor. Hickel, Küresel Güney’den yapılan ihracatın içerdiği emek ve kaynakların, zengin ülkelerden yapılan ithalatın içerdiği emek ve kaynaklara kıyasla sistematik biçimde düşük değerlendirildiğini savunuyor.
Bu mübadele biçimi siyasi zorlamayla değil, piyasa fiyatları aracılığıyla işliyor; ancak benzer dağılım sonuçları doğuruyor. Bu tartışmalı bir savdır ve ana akım iktisatçılar kullanılan yönteme itiraz etmektedir. Fakat küresel değer zincirlerinin kârları son derece eşitsiz dağıttığına ilişkin temel tespit hiç tartışmalı değildir.
Dünya Eşitsizlik Laboratuvarının 2022 Dünya Eşitsizlik Raporu, dünya nüfusunun en zengin yüzde 10’unun küresel gelirin yüzde 52’sini, en yoksul yüzde 50’nin ise yalnızca yüzde 8,5’ini aldığını ortaya koydu.
Sömürgeci süreklilik meselesi
Bu tarihi anlamak, Jayati Ghosh ve Samir Amin gibi araştırmacılar bu görüşün çeşitli biçimlerini savunmuş olsa da sömürgeciliğin yalnızca farklı bir ad altında devam ettiğini ileri sürmeyi gerektirmez.
Gereken şey, küresel ekonomiyi yöneten kurumların Batı’nın ekonomik hâkimiyet döneminde kurulduğunu ve oluşturdukları kuralların bu hâkimiyeti büyük ölçüde koruduğunu kabul etmektir.
1950’ler ve 1960’larda Afrika ile Asya’yı etkisi altına alan sömürgeden kurtuluş dalgası siyasi egemenliği devretti. Ancak yeni bağımsız devletlerin faaliyet göstermek zorunda olduğu emtia zincirlerini, borç yapılarını, fikrî mülkiyet rejimlerini veya finansal mimariyi yeniden tasarlamadı.
Hükümetler kaynakların millîleştirilmesi, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen veya sermaye kontrolleri yoluyla bu düzenlemeleri yeniden şekillendirmeye çalıştıklarında genellikle uluslararası finans kuruluşlarının ve büyük alacaklı ülkelerin direnişiyle karşılaştı.
Sonuç bugün hâlâ görülebiliyor. Gelişmekte olan birçok ülke, kamu gelirlerinin giderek artan bir bölümünü borç ödemelerine, telif bedellerine ve kurallarını şekillendirmekte pek az rol oynadığı küresel ekonominin finansmanına ayırıyor.
Servet, sömürgeci kaynak çıkarma yöntemlerinden daha az görünür fakat birikimli etkileri bakımından önemli mekanizmalar aracılığıyla dışarıya akmaya devam ediyor.
Bu ahlaki bir yargı değildir. Küresel ekonominin kazançlarının nasıl dağıtıldığını şekillendirmeye devam eden tarihsel bir gerçekliktir.
Kaynak: countercurrents.org




