Fotoğraf: Çin’in Changzhou kentinde bulunan Shanghai PartnerX Robotics Co., Ltd.’nin ülkenin en büyük robot üretim üssündeki montaj hattı. Kaynak: Imaginechina Limited

Sarah O’Connor, Financial Times’ta köşe yazarı, muhabir ve yardımcı editördür; iş dünyası üzerine haftalık bir köşe yazısı kaleme almaktadır. We Are Not Machines: The Fight for the Future of Work (Allen Lane) adlı kitabında yapay zekâ ve robot teknolojilerinin işlerin doğasını nasıl değiştirdiğini inceliyor ve şu soruyu soruyor: Asıl risk, işlerimizi robotlaştırmamız değil de kendimizi robotlaştırmamız olabilir mi?

Caitlin Allen (CA) – On yılı aşkın süredir iş dünyası hakkında yazıyorsunuz. Neden özellikle bu kitabı şimdi yazmayı seçtiniz ve haberlerinizde hangi işyerlerine odaklanacağınıza nasıl karar verdiniz?

Sarah O’Connor (SO’C) – Dünyaya çıkıp işyerlerinde gerçekte neler yaşandığını anlamak için içimde bir istek oluşmuştu. Çünkü benim de, pek çok gazeteci gibi, e-posta kutum sürekli yapay zekâ tahminleri, ekonomik modellemeler ve teknoloji şirketlerinin pek de aydınlatıcı olmayan ütopik ya da distopik mesajlar içeren iddialı açıklamalarıyla doluydu. Her zaman yapmayı sevdiğim gazetecilik türü, ofisten çıkıp bunlardan doğrudan etkilenen insanlarla konuşmak ve günlük hayatlarında bunun işlerini nasıl etkilediğini görmekti; bunun tartışmada biraz eksik kaldığını düşünüyordum.

Değişimin zaten yaşandığını hissettiğim yerlere bakmayı seçtim, çünkü bu dönüşümün bazı işlerde diğerlerinden daha hızlı gerçekleştiği açık. Beyaz yakalı dünyada yazılım ve çeviri, hâlihazırda ciddi biçimde değişmeye başladığını bildiğim iki alandı. Mavi yakalı işler açısından ise robotlarla yüksek düzeyde otomasyona geçen bu yepyeni Amazon deposunu görmek istedim. Çünkü iş dünyası hakkında yazmaya ilk başladığımda, Birleşik Krallık’ta açılan ilk Amazon depolarından birini görmeye gitmiştim. Bu otomasyona geçişin nasıl ilerlediğini merak ediyordum; çünkü her zaman bunun otomasyonun gerçekten mantıklı olduğu örneklerden biri olduğunu düşünmüştüm. Yaklaşık 15 yıl önce orada görüştüğüm insanların çoğu, “Bana bir robot gibi davranıldığını hissediyorum” gibi şeyler söylemişti. Ben de, o hâlde neden gerçek robotları devreye sokmayalım, diye düşünmüştüm. Her işin ortadan kalkmasına üzülmek gerekmiyor. Bazen insanlara kötü davranan sıkıcı işleri ortadan kaldırmak iyi bir fikirdir. Bu yüzden işlerin umduğum gibi gidip gitmediğini görmek istedim.

CA – Kitaba profesyonel bir çevirmen olan Petr’den söz ederek başlıyorsunuz. Beni etkileyen şey, işinden ne kadar tutkuyla söz ettiği ve onu son derece yaratıcı bir iş olarak görmesiydi. Petr gibi çevirmenler neden işlerinin en fazla keyif aldıkları kısımlarının kaybolduğunu düşünüyor?

SO’C – Petr, TV dizileri ve video oyunları gibi şeylerin altyazılarını İngilizceden ana dili olan Çekçeye çeviriyor. Böyle bir işe ne kadar çok insanî muhakeme, özen ve zanaatkârlık girdiğini ancak onunla konuşunca fark ettim.

Petr’in bana söylediği ve benim hiç düşünmediğim şeylerden biri şuydu: İngilizceden Çekçeye altyazı çevirirken İngilizcede “you” için yalnızca tek bir biçim varken, Çekçe de dâhil pek çok dilde resmî ve gayriresmî iki ayrı biçim var. Çevirmen olarak, karakterlerin belirli bir durumda hangisini kullanacağına karar vermen gerekiyor. Birbirlerini ne kadar iyi tanıyorlar? Bir noktada bu değişebilir. Bir diziye ya da bölüme birbirlerini pek tanımadan başlayabilirler, ancak sonunda daha samimi hâle gelebilirler. Dolayısıyla kendi insanî takdirini gerektiren pek çok karar var. Konuştuğu bir başka konu ise şakalardı. Şakaları çevirmek çok zordur, özellikle de kelime oyunları ya da kültürel bilgiye dayanan şakalar söz konusuysa. Ama bunun aynı zamanda son derece tatmin edici yaratıcı bir meydan okuma olduğunu söyledi. Bir şakanın başka bir kültürde ve başka bir dilde hâlâ komik olacak şekilde işlemesini sağlayacak zekice bir yol bulursan gerçekten başardığını hissedersin. Çevirmenlerin yaratıcılığına ilişkin en sevdiğim örnek Asterix kitaplarıdır. Oburix’in köpeğinin adı orijinal Fransızca kitapta Idéfix’tir; Fransızcada “takıntı” anlamına gelir. İngilizce çevirmenler ise ona Dogmatix adını vermişlerdir ki bu, belki de daha iyi bir şakadır. Petr’in çeviriyi sevmesinin pek çok nedeni var ve bana bunu hayalindeki iş olarak tanımladı.

Bu işlere ne olduğuna gelince, çevirmenlik tamamen ortadan kalkmış değil. Ancak çeviri işlerini aracılık yoluyla dağıtan ajanslar “Makine Çevirisi Sonrası Düzenleme” adında yeni bir model geliştirdi. Bir ajans altyazıları yapay zekâdan geçiriyor, makine çevirisini Petr gibi birine veriyor ve ondan doğruluğunu kontrol etmesini, toparlamasını ve biraz daha “insanî” hâle getirmesini istiyor. Sorun şu ki ajans, çevirmenlerin bunu iki kat hızla ve yarı ücretle yapmasını bekliyor; yani ortalama gelirlerini koruyabilmek için işi çok hızlı biçimde geçirmek zorunda kalıyorlar. Ayrıca pek çok çevirmen, önlerinde hazır bir çözüm varken kendi yaratıcı çözümlerini üretmenin çok zor olduğunu söyledi. Baştan düşünüp bambaşka bir yöntem bulmak zorlaşıyor. Sonunda ortaya daha hızlı ama aynı zamanda daha az yaratıcı, daha mekanik ve üretim bandında çalışmaya daha çok benzeyen bir iş çıkıyor.

Petr ve diğer çevirmenlerle konuşurken beni çarpan şey, bunun yapay zekâ ve otomasyon teknolojisinin verdiği vaadin tam tersi olmasıydı. Bize, bu teknolojilerin işlerimizin sıkıcı ve mekanik kısımlarını ortadan kaldıracağı, böylece insanî, yaratıcı ve ilişki kurmaya dayalı kısımlara daha fazla zaman ayırabileceğimiz söylenmişti. Onlar için ise süreç tam tersine işliyor.

CA – Kitabınızda yer alan ve beni özellikle kendi çalışma alanım nedeniyle etkileyen, yapay zekânın son derece verimsiz kullanımına ilişkin başka bir örnek de yazdıklarını “humanizer” adı verilen bir yapay zekâ aracından geçirmek zorunda bırakılan metin yazarı. Bu vakayı ve bundan ne çıkarabileceğimizi açıklayabilir misiniz?

SO’C – Profesyonel bir yazar olarak bu benim için de gerçekten moral bozucuydu. Çünkü yapay zekâ tespit sistemlerinin profesyonel yazarların dostu olduğunu düşünebilirsiniz. Yapay zekâ tarafından yazılan metinlerle insan tarafından yazılan metinler arasındaki farkı ayırt edebildiğini iddia eden teknolojilerin bulunması bizim için iyi olmalı. Çeşitli araştırmalardan ve genel piyasa talebinden biliyoruz ki insanlar okudukları bir şeyi gerçekten bir insanın yazıp yazmadığını önemsiyor. Bu da bizim için, yani yazarlar açısından, hâlâ yaptığımız işe talep bulunduğu anlamına geliyor. Sorun, bunu yapay zekâ metninden ayırt etmekte.

Görüştüğüm kişi Georgia’da bir biyoteknoloji şirketinde metin yazarı olarak çalışıyor. O da işini gerçekten seviyor. Karmaşık bilimsel fikirler hakkında araştırma yapıp bunları açık bir dille yazması gerekiyor. Başına gelen şu oldu: Yöneticisi onu çağırıp, “Bir sorunumuz var. Web sayfalarımızın Google sıralamaları düşüyor gibi görünüyor ve sorunun Google’ın yapay zekâ tarafından yazıldığını düşündüğü içerikleri aşağı çekmesi olduğunu düşünüyoruz,” dedi. Bunun üzerine yöneticisi onun ve diğer metin yazarlarının yazılarını bir yapay zekâ tespit sisteminden geçirdi ve hepsi yapay zekâ tarafından yazılmış olarak çıktı. Görüştüğüm kişi çok öfkelendi, çünkü bunun doğru olmadığını söyledi. Yazıları kendisi yazmıştı ve ciddi emek vermişti. Bunun üzerine, bana oldukça komik gelen bir şey yaptı. Patronuyla toplantıda otururken onun söylediklerini gerçek zamanlı olarak yazdı, sonra ekranını ona çevirdi ve az önce söylediği şeyi aynı yapay zekâ tespit sistemine verdi. Sistem, bunun büyük ölçüde yapay zekâ tarafından yazılmış olduğunu söyledi. Anlattığına göre bu patronunu güldürdü.

Ama sorun devam ediyordu: Google hâlâ bu metinleri yapay zekâ tarafından yazılmış sanıyordu. Ona sunulan çözüm şuydu: Makaleleri yazacak, bunları yapay zekâ tespit sisteminden geçirecek ve yüzdelik skor çok yüksek çıkarsa onları “humanizer” adı verilen başka bir sisteme verecekti. Bu sistemin kendisi de yapay zekâydı. Sistem, yazdığı şeyi yapay zekâ tespitini aşacak şekilde değiştirecekti. Bir insanın yazdığı kelimeleri “humanizer” adı verilen bu yapay zekâ kıyma makinesinden geçirmek zorunda kalması zaten yeterince iç karartıcı. Ama onun daha da moral bozucu bulduğu şey, humanizer’ın dili kötüleştirmesiydi; yazım hataları, dilbilgisi hataları ekliyor ve metni genel olarak bozuyordu. Becerinize talep olsa bile yapay zekâ işinizi beklenmedik ve her zaman olumlu olmayan şekillerde bozabiliyor.

Şunu da eklemek istiyorum: Kitabımı yazmanın sonlarına doğru bir ikilemle karşılaştım. Sonuç bölümünde uzun zaman önce yazdığım ve kitabın argümanını gerçekten zarif ve özlü biçimde özetlediğini düşündüğüm bir cümle vardı. Ancak son düzenlemelerden birini okurken ona tekrar baktım ve LinkedIn gibi yerlerde bir yıl boyunca yapay zekâ çöplüğüne maruz kaldıktan sonra, “Aman Tanrım, bu ChatGPT ya da Claude’un yazacağı bir şeye benziyor,” diye düşündüm. İyi bir cümleydi ama yapay zekâ modellerinin artık hepimizin bıktığı ve yapay zekâ radarımızı anında çalıştıran ölçüde aşırı kullandığı yapılardan birini kullanıyordu. Onu tutup tutmama konusunda gerçekten ikilem yaşadım. Çünkü ben yazmıştım ve makinenin yolundan çekilmek için kendi kelimelerimi değiştirmek yanlış geliyordu. Ama değiştirmesem insanlar yapay zekâ kullanmadığım hâlde beni bununla suçlayabilir miydi? Uzun uzun düşündüm ve sonunda onu sildim, aynı şeyi söyleyen ama daha az zarif bir cümle yazdım. Hâlâ doğru karar olup olmadığını bilmiyorum.

CA – Son otomasyon dalgasına ilişkin pek çok tahminimizin şimdiden yanlış çıktığını söylediniz. Temel fiziksel işleri yapabilen makineler üretmek pek çok durumda şaşırtıcı derecede zor oldu, buna karşılık insan bilişini oldukça çarpıcı bir düzeyde taklit edebilen makinelerimiz var. On yıl önce yaratıcı mesleklerin en korunaklı alanlar olacağını düşünüyorduk. Şimdi en savunmasız alanlar onlar mı?

SO’C – Ne yazık ki, evet, daha savunmasız alanlar arasında olduklarını düşünüyorum. Buna rağmen insan tarafından üretilmiş şeylere — müzik, roman, performans, film — yönelik talep hâlâ güçlü. Endişem iki yönlü.

Birincisi, az önce konuştuğumuz mesele: Bir şeyin kaynağını belirlemek giderek zorlaşacak. Bu da özellikle serbest çalışan yaratıcıların bir pazar bulmasını ve orada bulunmayı hak ettiklerini kanıtlamasını zorlaştıracak. İnsan yapımı ürünler için, insanla yapay zekâyı ayırt eden, adil ticaret etiketine benzer etiket sistemleri önerenler oldu. Ancak bunun işe yarayacağı konusunda şüpheliyim, çünkü çok gri bir alan. Bir şeyin insan yapımı sayılabilmesi için ne kadar yapay zekâ kullanılıp kullanılmaması gerektiği konusunda herkesin farklı bir görüşü var. Bu sistemler Google gibi platformlara daha fazla entegre oldukça bu konuda çok katı olmak zorlaşacak.

Beni endişelendiren diğer kısım ise yaratıcı endüstrilerde sürecin ortasında yer alan pek çok iş bulunması. Yapay zekâ şimdilik gerçekten iyi yeni fikirler üretemiyor ve bu harika. Ama yaratıcı işler yapan ve işlerini gerçekten önemseyen pek çok kişi üretim sürecinin bir yerinde bulunuyor. Filmde özel efektlerden reklamcılıkta storyboard’lara kadar pek çok iş, işverenlerin maliyetleri azaltma ve hızı artırma teşvikleriyle bir tür otomasyona son derece uygun. Bunu Hollywood’da görmeye başlıyoruz. Yapay zekânın yeni film senaryoları yazdığını ya da oyuncuların yerini aldığını görmüyoruz, ama perde arkasında üretim sürecinin farklı bölümlerinin hızlandırılması ve otomatikleştirilmesi konusunda çok şey oluyor. Bunun ters yönlü bir avantajı da olabilir: Deneme yapmak ve daha az insanla film çekmek daha hızlı ve kolay hâle gelirse, iyi fikirleri olan kişilere daha fazla fırsat çıkabilir. Bunun tamamen olumsuz olduğunu düşünmüyorum ve yaratıcılığa olan talebin sona ereceğini kesinlikle düşünmüyorum. Ama yaratıcı mesleklerde çalışanlar için sarsıntılı bir yol olacağını düşünüyorum.

CA – Kitabınızda, işyerindeki teknolojik değişimin etkisine yönelik kaygının çok eski bir geçmişi olduğunu hatırlatıyorsunuz. “Luddite” kelimesi bugün birine “ilerleme karşıtı” demek için hakaret olarak kullanılıyor, oysa Ludditeler yeni teknolojiye kendi başına karşı değildi. Onların itirazı, teknolojinin zanaatlarını bozarak daha düşük kaliteli ürünler üretmesiydi. Bunun bugün yaşananlarla nasıl bir benzerliği var?

SO’C – Görüştüğüm kişilerden bazılarıyla konuşurken Ludditeleri çok düşündüm, çünkü şikâyetlerinin birçoğu oldukça benzerdi. Dediğiniz gibi Ludditeler, iyi yapmayı bildikleri bir işin, makinelerin yardımıyla daha az becerili insanların daha düşük standartta bir şey üretmesiyle ellerinden alınmasını izliyordu.

Ludditeler arasında yer alan çorap örücülerinin, çorapları tek parça hâlinde örme ve böylece dayanıklı üretme yöntemi vardı. Daha sonra işverenler, makineleri ve daha az nitelikli işçileri kullanarak “cut-ups” denilen bir yöntem geliştirdi; esasen iki kumaş parçasını doğru şekle kesip birbirine dikiyorlardı. Ludditeler bunların korkunç kalitede olduğunu, birkaç kez giyildikten sonra parçalanacağını ve mesleklerinin itibarını düşürdüğünü savundu. Şikâyetleri yalnızca daha az becerili, işi daha ucuza yapabilen insanlar tarafından fiyat açısından geride bırakılmaları değildi. Aynı zamanda ürün de daha kötüydü.

Bugün aynı şeyi çevirmenler de dâhil pek çok kişiden duyabilirsiniz. İsveç’te kısa süre önce büyük bir araştırma yapıldı. Belirli bir TV dizisinin tüm altyazılarını, Makine Çevirisi Sonrası Düzenleme sisteminin devreye girmesinden önce ve sonra karşılaştırdı. Kalitenin her ölçütünde altyazıların kötüleştiğini buldu. Daha fazla hata var, dil daha sığ ve orijinal diyaloğun zenginliğini daha az yansıtıyor. Ama o diziyi altyazıyla izliyorsanız muhtemelen orijinal dili konuşmuyorsunuz; dolayısıyla bu, yaşadığımızın farkına bile varmayabileceğimiz bir kayıp. Pek çok çevirmen bana, buna alışmamızdan ve daha düşük kaliteli şeylerden oluşan bir dünyayı normal kabul etmemizden korktuklarını söyledi.

Birkaç yıl önce ailemin evindeydim ve 13. yaş günümde bana hediye edilmiş eski taşınabilir CD çalarımı buldum. Hâlâ çalışıyordu. Kulaklık taktım ve sesin ne kadar iyi olduğuna, özellikle sesin zenginliğine inanamadım. Biraz araştırınca bunun mantıklı olduğunu fark ettim; çünkü Spotify’da, özellikle ücretsiz sürümde, ses kalitesi korkunç. Bunun sorun olmadığını söyleyebilirsiniz; yıllar boyunca pek çok insan yüksek kaliteli ama pahalı bir ürünü, daha düşük kaliteli ama çok daha ucuz bir ürünle değiştirdi. Bu, tüketicilerin yapabileceği tamamen makul bir tercihtir ve çoğu zaman doğru tercih de olabilir. Sonuçta Ludditeler o düşük kaliteli çoraplardan şikâyet etmişti ama mekanizasyon daha fazla insanın haftada birden fazla kıyafete sahip olmasını sağladı. Ancak CD çalarda beni endişelendiren şey, bir takas yaptığımın farkında bile olmamamdı. Müziğin eskiden ne kadar daha iyi duyulduğunu unutmuştum. Tamamen insan tarafından yazılan nesrin ne kadar iyi olduğunu ya da makinelerin dokunmadığı müziğin nasıl olduğunu unuttuğumuz bir dünyaya farkında olmadan girmemizden korkuyorum. Ya da bunun yalnızca hâlâ buna para vermeye istekli ve gücü yetenlerin niş bir ilgisi hâline gelmesinden.

CA – Kitabınızdaki bazı insanlar, yapay zekâ ve robotların işlerine getirdiği değişiklikler konusunda daha olumlu. Daha hızlı çalışabilen yazılım mühendisleri ya da makineleri kontrol odasından kullanabildikleri için işyerinde kendilerini daha güvende hisseden madenciler gibi. Siz, en iyi sonucun “işçilerin yeni araçları reddetmesi değil, ne zaman ve nasıl kullanılacakları üzerinde kontrol sahibi olması” olduğunu yazıyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

SO’C – Farklı işyerlerine gidip farklı çalışanlarla konuşurken bunu tekrar tekrar gördüm. Geçişin kötü mü iyi mi gittiğini belirleyen şey, teknolojinin kendisinden çok şu soru gibi görünüyor: “Bu makinelerin sizin için çalıştığını mı hissediyorsunuz, yoksa sizin makineler için çalıştığınızı mı?”

Gerçekten mutsuz olan, bir şey kaybettiklerini ve kendilerinin de daha çok makine gibi çalışmaya zorlandığını hissedenler, işverenleri tarafından temelde makine merkezli sistemlerin boşluklarını doldurmaya, yani “human-in-the-loop” olmaya zorlanan insanlardı. Bu, yeni Amazon depolarında robotların işin bir kısmını yaptığı ama tamamını yapmadığı çalışanlar için geçerliydi; bu da çalışanların robotların belirlediği hıza ayak uydurmak zorunda hissetmesine yol açıyordu. Aynı şey, temelde makinelerin çıktısını düzeltmek zorunda kalan çevirmenler için de geçerliydi.

Daha olumlu hissedenler bunu farklı anlatıyordu. Sözünü ettiğiniz madenciler, sürücüsüz kamyonları ve yükleyicileri denetliyor ama “Kamyonu şuraya göndereceğim” gibi ifadeler kullanıyorlardı ve kontrolün kendilerinde olduğu hissine sahiplerdi. Bazen bu işin doğasıyla, hangi görevlerin neden otomatikleştirildiğiyle ilgilidir. Ama bu kararların bazıları alınırken kimin masada yer aldığıyla da ilgilidir. Madenciler İsveç’te ve orada “ortak karar alma” adı verilen bir sistem var. Teknoloji işyerine girdiğinde ve işveren işin doğasını değiştirecek bir şey yapmak istediğinde önce çalışanlarla oturup müzakere etmek zorunda. Madenciler de oturup çalışma biçimlerindeki bu değişimin doğurabileceği pek çok sonucu konuşmuşlardı; örneğin kontrol odasının nerede olacağı ve artık madendeki herkesin her an görülebilir olmasının ne anlama geleceği gibi. Sonunda işverenle bir dizi uzlaşmaya vardılar.

Birçok işveren burada işleri berbat ediyor. Pek çok şirket ve yönetim kurulu, sanırım teknoloji şirketlerinden bunu duydukları için, çalışanlarına şunu söylüyor: “Bu değişim isteseniz de istemeseniz de geliyor. Uyum sağlamalıyız. Siz de buna katılmalısınız. Bu araçları kullanmaya başlamalısınız.” Ama insanlar bir şeyi kullanmaya zorlandıklarını hissettiklerinde, özellikle de araç tam işe uymuyorsa ve bazı açılardan daha fazla iş yaratıyorsa, direnç göstermeye başlıyorlar; bu da işverenlerin istemediği şey. Çalışanların bu araçlarla deney yapmaya, neye yaradıklarını, işin hangi kısımlarının otomatikleştirilebileceğini ve hangilerinin hâlâ insanlar tarafından yapılması gerektiğini bulmaya davet edildiği farklı bir yaklaşım olsaydı, insanların geleceğe daha olumlu bakacağını düşünüyorum.

CA – Konuştuğunuz Hollywood yazarları bunun neresinde duruyor? Çevirmenlerle benzer sorunlar yaşayabilecek bir grup gibi görünüyorlar ama en azından şimdilik, yapay zekânın işlerine nasıl girdiği konusunda kendilerini daha rahat hissettikleri bir anlaşma yaptılar.

SO’C – Hollywood yazarlarıyla ilgili ilginç olan şey, zarar ortaya çıkmadan önce mücadeleye başlamış olmaları. Doğaları gereği hayal gücü yüksek insanlar oldukları için bu yeni teknolojinin nereye gidebileceğini görebildiklerini düşünüyorum.

Hollywood sendikalaşmanın yoğun olduğu bir yer. Amerika’da sektör çapında toplu pazarlığın olduğu az sayıdaki alanlardan biri. Writers Guild of America sendikası, bütün stüdyolarla aynı anda üç ya da dört yıllık anlaşmalar müzakere ediyor. 2022’de yeni müzakere turuna başlamak üzereydiler ve tam o sırada ChatGPT çıktı. Yazarlar çok hızlı biçimde, “Bu bizim için gerçekten kötü olabilir,” diye düşündü. Çevirmenlere benzer biçimde tamamen ortadan kaldırılacaklarını düşünmüyorlardı ama özellikle bir franchise filmi söz konusuysa ve bir stüdyonun fikrî mülkiyetinden büyük miktarda eğitim verisi kullanılıp yapay zekâya aynı karakterlerle yeni bir karışım hazırlatılabiliyorsa, önlerine yapay zekâ tarafından yazılmış bir taslak senaryo verilip yalnızca son rötuşları yapmalarının istenebileceğini düşünüyorlardı. Bunun onlara çok daha az para kazandıracağını ve çok daha az tatmin edici bir iş olacağını biliyorlardı. Bu yüzden bunu büyük müzakerenin bir parçası hâline getirdiler.

Sonunda bunun yüzünden greve gittiler — yalnızca bu mesele değildi, ücretle ilgili konular da vardı — ama grev uzun sürdü ve oyuncular da katıldı, dolayısıyla Hollywood’da ciddi yapım gecikmelerine yol açtı. Sonunda stüdyolarla yazarlar açısından oldukça iyi bir anlaşmaya vardılar. Temelde şu söyleniyordu: “Yapay zekâ kullanabiliriz ama kullanmak zorunda değiliz. Ne zaman ve nasıl kullanılacağına biz karar vereceğiz. Ve bizim yarattığımız her şey buna göre ödüllendirilecek.” Stüdyolar süreci hızlandırmak için yapay zekâ kullanmalarını istese bile, bunun esasen bir maliyet düşürme yöntemi olarak yapılamaması güvence altına alındı. Böylece yapay zekâ yalnızca kaliteyi artıracağı yerlerde kullanılmaya teşvik ediliyor. Yazarlardan birinin söylediği şeylerden biri şuydu: Eğer pazarlık gücünüz varsa, teknoloji henüz sizin kadar iyi değilken erken müzakere etmek mantıklıdır. Şunu da eklemeliyim ki birçok insan Hollywood grevinin sektör açısından genel olarak iyi bir şey olduğunu düşünmüyor. Yalnızca grevler yüzünden olmasa da yapımların önemli bir kısmı Los Angeles’tan daha düşük maliyetli yerlere kaydı. Ama yazarların kendileri açısından bu mücadelenin içeriden hikâyesi oldukça ilginçti.

CA – Yapay zekâ tartışmalarında “tsunami” benzetmelerini eleştiriyorsunuz ve bunun, düzenlemeye direnmek isteyen teknoloji şirketleri için yararlı bir dil olduğunu, çünkü bizi güçsüz hissettirdiğini söylüyorsunuz. Görüştüğünüz kişiler arasında, otomasyonun bu son aşamasının çalışma hayatımızı nasıl etkileyeceği üzerinde hâlâ kontrolümüz olduğunu size en fazla hissettiren kimdi?

SO’C – Açıkçası neredeyse herkes beni bir ölçüde rahatlattı. İşgücü piyasasına bakıp otomasyonun kazananlarını ve kaybedenlerini haritalayabileceğimizi sık sık varsayıyoruz. Ama dışarı çıkıp insanlarla konuşunca, insanların değişime aslında böyle tepki vermediği çok açık hâle geliyor.

Hepimiz kendi hayatlarımız üzerinde bir ölçüde kontrol sahibiyiz ve tanıştığım herkes bir şey yapıyordu. Bazıları becerilerini ya da işlerini tehdit altında gördükleri alanlardan başka yerlere kaydırıyordu, bazıları tamamen meslek değiştiriyordu. Başkaları ise işyerlerinde daha aktif rol alıyor, sendika kurmaya çalışıyor veya işleri farklı yapmanın yollarını işverenleriyle konuşuyordu. Piyasa durağan değil ve hiç kimse, bir dalganın gelip kendisine çarpmasını bekleyen ve hiçbir şey yapmayan pasif bir birey değil.

Bugün yazdığım köşe yazısı, insanların teknolojinin geldiğini görüp henüz ortada bir bozulma olmadan önce karar verdiği “öngörülü işgücü piyasası kararları” hakkında. Motorlu kamyonların öncülü olan, at gruplarıyla vagon çeken ilk “teamster”lardan söz ediyordum. 20. yüzyılın başlarından itibaren motorlu kamyonların geleceği belliydi, ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonrasına kadar yaygınlaşmadılar. Aradaki dönemde mesleğin sonunun geldiği belli gibiydi ve meslek yaşlandı, çünkü genç insanlar başka alanlara yöneldi. Bunu bugün gençlerin üniversitede seçtiği bölümlerde görüyoruz. Geleceği öngörmek zor ve yaptığımız bazı öngörülü tercihler yanlış olabilir, ama hepimiz bu sürecin içinden kendi yolumuzu bulmak için tercihler yapıyoruz. Bu da beni, çalışmaya başlarken olduğumdan daha umutlu ve cesaretli hissettirdi.

CA – Sonuç bölümünde, makinelerin insan benzeri zekâ hedeflerine ulaşmasının, teknolojik değişimin hızından değil, bizim insanlar olarak yapabileceklerimizden geri çekilmemizden kaynaklanabileceğini söylüyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?

SO’C – Sanırım kendimize olan inancımızı biraz kaybetmeye başladık. Çünkü sürekli makinelerin zaten pek çok şeyi insanlardan daha iyi yapabildiğini ve yakında her şeyi bizden daha iyi yapacağını söyleyen tahminlerle çevriliyiz. Gerçekte ne kadar iyi olduğumuzu küçümsüyoruz. Daha da kötüsü, o kasları kullanmayı bıraktığımız için bazı şeyleri yapmakta gerçekten daha kötü hâle gelebiliriz. Konuştuğum çevirmenlerden birkaçı birbirinden tamamen bağımsız biçimde, insanların genel olarak birbirleriyle kullandığı dilin ya da yazı dilinin biraz daha düz ve makinevari hâle geldiğini fark ettiklerini söyledi. Çünkü her gün o kadar çok makine üretimi metin tüketiyoruz ki neredeyse onu taklit etmeye başlıyoruz.

Ya da duygusal alanda, pek çok insanın yapay zekâ arkadaşlarının şirketini tercih etmeye başladığı makul bir gelecek görebiliyorum. Çünkü onlar 7/24 erişilebilir, sonsuz sabırlı, kendileri için hiçbir şeye ihtiyaç duymuyor ve her zaman yalnızca size adanmış durumda. Bu, gerçek insanların dağınık kusurlarına olan tahammülümüzü ciddi biçimde azaltabilir. Al-ver ve müzakere gerektiren derin ve karmaşık insan ilişkileri kurabilme kapasitemizden uzaklaşabilir ve kendimizin daha kötü, daha muhtaç bir versiyonuna çekilebiliriz. Sanırım en büyük korkum bu: İnsanlar olarak geri çekilmemiz ve makinelerin bizi bu şekilde yakalaması.

CA – Eskiden teknoloji konusunda iyimser olduğunuzu söylüyorsunuz. Aynı zamanda bu kitabı yazmanın sizi başladığınız zamana göre daha umutlu hissettirdiğini de söylediniz. Okurların kitabınızdan en çok hangi mesajı almasını istersiniz?

SO’C – Kariyerimin büyük bölümünü kötü işler ve işverenleri tarafından kötü muamele gören insanlar hakkında yazarak geçirdim. Başlangıçta teknoloji konusunda iyimserdim; teknolojinin kendi başına bir dizi kötü işi ortadan kaldırabileceğini düşünüyordum. Ama bunun umutsuzca saf bir düşünce olduğunu fark ettim. Teknoloji işin kalitesini iyileştirmek için kullanılabilir, ancak çok sayıda insan bu sonucu güvence altına almak için büyük çaba göstermedikçe bu kendiliğinden olmaz.

Sanayi Devrimi’ni düşündüğümüzde toplum genel olarak ondan fayda gördü, ama bu otomatik olmadı. İşçiler nesiller boyunca sendikalar kurarak verimlilik artışlarından daha adil pay almalarını sağlamaya çalıştı; parlamenterler sağlık ve güvenlik korumaları ve çocuk işçiliğinin sona ermesi için mücadele etti. Toplum, teknolojinin en keskin kenarlarını nasıl törpüleyeceğini ve herkesin faydalardan bir miktar pay almasını nasıl sağlayacağını buldu. Bence şimdi bunu baştan yapmak zorunda kalacağımız bir döneme giriyoruz.

Gerçekten vermek istediğim mesaj şu: Lütfen mücadele daha başlamadan vazgeçmeyin. Teknolojinin kendisinin ya da onu yapan insanların durdurulamaz güçlü kuvvetler olduğunu düşünmeyin. Teknolojik değişim her zaman toplumun genel olarak devreye girip, “Elimizde bu yeni araçlar var; şimdi kaybetmek istemediğimiz şeylere mal olmadan bunlardan en iyi şekilde nasıl yararlanacağımızı bulmalıyız,” demesini gerektirdi. En kötü senaryo, tüm o en kötü ihtimallerin gerçekten gerçekleşmesi olur; çünkü hepimiz savaşın zaten kaybedildiğini düşünürüz. Oysa daha yeni başlıyor.

Kaynak: engelsbergideas.com/