Amerika ile Avrupa’nın birbirlerine yönelik çıkarları, son beş yüzyıl boyunca değişmeyen bir olgu olmuştur. 16. yüzyıldan itibaren İspanyol sömürgelerinin küresel Habsburg ve daha sonra Bourbon imparatorluklarının bir parçası hâline gelmesinden, 17. yüzyıldan itibaren Fransız ve İngiliz sömürgelerinin ana ülkelerinin bütün büyük savaşlarında (ve devrimlerinde) oynadığı rollere, Hollanda, İsveç ve diğer devletlerin denizaşırı topraklarının kendi ülkelerinin siyasetindeki çeşitli etkilerine kadar uzanan yarım bin yıllık süreç, Amerika kıtasını Avrupa’dan ayrı bir alan olarak değil, Avrupa’nın bizzat uzantısı olarak ortaya koymaktadır. 

Bu uzantı yalnızca kültürel değildir ve sadece yakın siyasi ilişkilerle de sınırlı değildir. Atlantik dünyasının coğrafyası ve ekonomisi, okyanusun doğu ve batı yakalarını birbirlerinin meseleleriyle ilgilenmeye zorlamaktadır. Plymouth Kolonisi’nin insanları doğuya yelken açarak Cromwell’in saflarında savaşmaya gittiklerinde; George Washington adlı bir İngiliz sömürge subayının Pennsylvania ormanlarında yaptığı bir hata sonucu genel bir Avrupa savaşı başladığında; genç Amerika Birleşik Devletleri 1798-1815 yılları arasındaki Napolyon Savaşları sırasında her iki tarafa karşı da savaşmak zorunda kaldığında; ya da İngiltere ve Fransa’nın Amerikan İç Savaşı’na müdahale etmeye ramak kaldığında, karşılıklı çıkarların ve iç içe geçmiş ilişkilerin kalıcı niteliği açıkça görülmüştür. Okyanusun her iki yakasında da yaygın olan tarih anlatısının aksine, Amerika ile Avrupa’yı birbirine bağlayan şey 20. yüzyılın dünya savaşları değildir. Bu bağ, onlardan yüzyıllar önce kurulmuştur. 

Amerika Birleşik Devletleri açısından bakıldığında ise bu kalıcı ilgi, son yüzyıl boyunca hem kurumlara hem de politikalara dönüşmüştür. ABD, Avrupa’ya ticaret yoluyla, askerî üstünlüğü yoluyla, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) aracılığıyla ve bunların ötesindeki mekanizmalarla bağlanmıştır. Daha da önemlisi, Avrupa’yı da kendisine bağlamıştır. İran savaşı, Grönland krizi, Ukrayna savaşı, gümrük tarifeleri ve diğer pek çok gelişmenin etkisiyle ABD-Avrupa ilişkilerinin tarihî bir dip noktaya indiği bugünlerde bunu söylemek ilk bakışta tuhaf görünebilir. Ancak bütün bu gelişmeler, Amerikalıların ilk kez Avrupa’dan gerçekten Avrupalı olmasını talep ettiği daha geniş bir bağlam içinde yaşanmaktadır. Bunun gözden kaçırılması, bugün Avrupa’daki Amerikan projesinin tamamının yanlış anlaşılması anlamına gelir. Amerikan tarafının “medeniyetçi” olarak tanımladığı bu yaklaşım, Avrupa’nın savunulmaya değer olmasını ve uzun vadede Amerika Birleşik Devletleri için bir tehdit oluşturmamasını sağlamayı amaçlamaktadır. Güncel gelişmelerin altında yatan Amerikan değerlendirmesi şudur: Avrupa, toplumsal ve sivil dönüşümleri nedeniyle; zayıflayan savunma kapasitesi ile uluslarını tarihî ve vatandaşlık temelli miraslarından koparan toplumsal değişimleri birleştirerek, uzun vadede Orta Doğu ve Latin Amerika kadar düzensizlik ve istikrarsızlık ihraç eden bir bölgeye dönüşme riski taşımaktadır. Amerikalılar bu sonucu pasif biçimde izlemek yerine buna aktif şekilde karşı çıkacaklardır. 

Ancak yalnızca buna odaklanmak, meselenin diğer yarısını gözden kaçırmak olur. Çünkü Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne ve genel olarak Amerika kıtasına duyduğu ilgi de en az bunun kadar güçlüdür; hatta belki daha da güçlüdür. Bugün dört Avrupa ülkesi Amerika kıtasında ya doğrudan topraklara ya da kendilerine bağlı ülkelere sahiptir. Hollanda Krallığı’nın Karayipler’de üç kurucu ülkesi ve başka toprakları bulunmaktadır. Fransa’nın üç denizaşırı ili (département) ve çeşitli denizaşırı toplulukları (collectivité) vardır. Grönland, Danimarka Krallığı’nın bir parçasıdır. Birleşik Krallık ise Karayipler ve Güney Atlantik’teki çeşitli denizaşırı topraklarının yanı sıra, yarımküre genelindeki birçok İngiliz Milletler Topluluğu ülkesine sahiptir; bunlar arasında hemen her ölçüte göre en önemlisi Kanada’dır. Beşinci ülke olan İspanya’nın artık Amerika kıtasında toprağı bulunmamakla birlikte, eski sömürgeleriyle güçlü kültürel ve ekonomik bağları devam etmektedir. Sadece bu varlıklar bile Avrupa devletlerinin hem tek tek hem de ortaklaşa Amerika kıtasıyla yakından ilgilenmesini gerekli kılmaktadır. 

Ancak bu açık gerekçe, tek başına harekete geçmeye yetmemektedir. Avrupa’nın genel olarak kendi çıkarlarını kavramakta başarısız olması, Amerika kıtasındaki topraklarını çoğunlukla geçmiş imparatorluklardan kalmış miraslar olarak görmesine yol açmıştır. Bu nedenle bu topraklar ya idare edilmesi gereken bölgeler ya da zamanla yerel yönetime bırakılacak alanlar olarak değerlendirilmektedir. Bunun en önemli istisnası Fransa’dır. Fransa, Güney Amerika’daki Fransız Guyanası’nı kendi uzay sanayisinin merkezi ve askerî eğitim alanı olarak aktif biçimde kullanmaktadır. Bu yazarın tecrübelerine göre, Amerika kıtasındaki Fransız topraklarının proaktif biçimde savunulmasından bizzat söz eden tek diplomatik görevliler Fransızlar olmuştur. Hollandalılar ve İngilizler açısından ise bu konu neredeyse hiç gündeme gelmemektedir. Danimarkalılar için de son birkaç aydaki Grönland krizi yaşanana kadar durum farklı değildi; o süreçte ise esas olarak başvurdukları güç Fransız askerî kapasitesi oldu. Fransa’nın Amerika kıtasında modern dönemde de müdahaleci bir geçmişi vardır. Nitekim 1941 yılında Özgür Fransa güçlerinin Newfoundland açıklarındaki Saint-Pierre-et-Miquelon’u ele geçirmesi, kısmen Charles de Gaulle’ün ulusal liderliğe yükselmesini sağlayan gelişmelerden biri olmuştur. Bu nedenle asıl soru Fransa’nın neden harekete geçtiği değil, Avrupalı diğer devletlerin neden büyük ölçüde hareketsiz kaldığıdır. 

Oysa İngiltere, Danimarka ve Hollanda’nın Amerika kıtasındaki topraklarının stratejik önem taşımadığı veya risk barındırmadığı söylenemez. Tam tersine, son dönemde yaşanan Grönland krizi de göstermiştir ki Avrupa’nın Amerika kıtasındaki toprakları hem bölgesel güçlerin hem de kıta dışındaki devletlerin ilgisini çekebilmektedir. Kopenhag açısından çıkarılması gereken ders açıktır. Londra açısından ise Güney Atlantik adaları, özellikle Falkland Takımadaları, yakınındaki revizyonist bir güçle gelecekte yeniden savaşa dönüşebilecek sürekli bir risk oluşturmaktadır. İngiltere’nin İngiliz Milletler Topluluğu ülkeleriyle bağlarını sürdürme isteği de stratejik yükünü artırmaktadır. Kanada’nın savunması uzun süredir kendi kurumlarına devredilmiş olsa da yeniden önem kazanmıştır. Guyana, Venezuela’nın Essequibo üzerindeki iddiaları nedeniyle yeniden tehdit altındadır. Belize’nin Guatemala’nın toprak taleplerine karşı bağımsızlığının korunmasında ise İngiltere’nin kararlı desteği yaklaşık yarım asırdır belirleyici olmuştur. Ayrıca dikkat çekici bir başka husus da şudur: Son yarım yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı Yarımküre’de işgal ettiği iki devletten biri bir İngiliz Milletler Topluluğu ülkesiydi. Bunun yanında Hollanda’nın Venezuela kıyılarının hemen açıklarında yer alan Curaçao ve Aruba adalarında kurucu ülkeleri bulunmaktadır; bu bölge ise yarımkürenin en istikrarsız alanlarından biridir. 

Karayipler’deki bu Hollanda, İngiltere ve Fransa’ya ait topraklar, Amerika Birleşik Devletleri’nin son dönemde Karayip Havzası’na yönelik askerî faaliyetlerinin yoğunlaştığı bölgenin tam merkezinde yer almaktadır. Southern Spear ve Absolute Resolve operasyonları bunun örnekleridir. Bu operasyonlardan ikincisi, artık görevde olmayan Venezuela diktatörünü yakalayarak Avrupa’ya Amerika Birleşik Devletleri’nden bile daha fazla uyuşturucu sevkiyatına imkân tanıyan bir rejimi sona erdirmiştir. Ancak bu adımı atan Avrupa devletlerinden biri değil, Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. Buna rağmen söz konusu üç Avrupa ülkesinin hükümetleri Washington’ın bu operasyonlarına olumsuz tepki vermiştir. Fransa, Caracas baskınını açıkça kınamıştır (oysa Fransa’nın Afrika’daki nüfuz alanlarında benzer operasyonlar gerçekleştirme konusunda uzun bir geçmişi vardır). Hollanda ise operasyon sonrasında yerel istihbarat paylaşımını askıya almıştır. Birleşik Krallık resmî olarak sessiz kalmayı tercih etmiş, ancak hem sağ hem de soldan birçok İngiliz siyasetçi operasyonu eleştirmiştir. Üstelik İngiltere, Absolute Resolve operasyonundan önce, Southern Spear operasyonunu kabul edilemez bularak bölgedeki Amerikan istihbarat iş birliğini zaten askıya almıştı. 

İran örneğinde olduğu gibi Amerika kıtasında da benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır: Amerika Birleşik Devletleri harekete geçmekte ve bunu Avrupa’nın da rakibi olan aktörlere karşı yapmaktadır; buna karşılık Avrupalılar ise Amerika Birleşik Devletleri’nden uzak durmayı tercih etmektedir. 

Avrupa’nın Karayipler’deki bu toprakları etrafında yaşanan gelişmeler, Avrupa’nın Amerika kıtasına yönelik stratejisindeki yön kaybını gözler önüne sermektedir. Yüzyıllardır süregelen çıkar ilişkilerine rağmen bugünkü Avrupa liderliği, bu çıkarları ilerletecek tutarlı bir politika geliştirememektedir. İngiltere’nin Batı Yarımküre’deki önceliği fiilen Amerikalılara bıraktığı ve onların İngiliz çıkarlarını koruyacağına güvendiği dönem artık geride kalmıştır. Bu önceliğin sağladığı avantajlar hâlâ kullanılmaktadır; aksi hâlde Fransız Guyanası’ndaki Fransız birlikleri dışında Avrupa devletlerinin Amerika kıtasındaki topraklarında bulunan küçük garnizonlar çok daha büyük olurdu. Ancak bu düzenin sürdürülmesi veya desteklenmesi yönünde ciddi bir çaba bulunmamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri Karayip Havzası operasyonlarında Panama, Dominik Cumhuriyeti ve Trinidad ve Tobago gibi ülkelerden destek alırken, NATO müttefikleri olan Fransa, İngiltere ve Hollanda’nın Karayip topraklarından benzer bir destek görmemektedir. 

Bütün bunlar zamanla kendi içinde çökecek bir dizi stratejik çelişki oluşturmaktadır. Mevcut durum devam ederse Avrupa açısından en iyi senaryo, Amerika kıtasındaki eski sömürge kalıntılarını yönetmeye devam etmek; ABD’nin sağladığı yarımküre güvenliğinden yararlanırken, bu güvenliğin asıl kaynağından sembolik biçimde uzak durmayı sürdürmektir. Amerika kıtasında toprağı bulunan Avrupa devletlerinin bilinçli bir stratejisi varsa, büyük ölçüde bundan ibarettir. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesi mümkün görünmemektedir. Çünkü hem Falkland Adaları, Grönland ve benzeri bölgelerde biriken riskler sonunda somut krizlere dönüşecektir hem de Amerika kıtasının halkları ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri buna izin vermeyecektir. Avrupa’nın güvenliğine Amerikan katkısını doğal gören Avrupalılar, er ya da geç Amerikalıların da Avrupa’dan ABD’nin güvenliğine katkı beklediğini göreceklerdir. 

Amerikan beklentisi bu açıdan haklıdır; ancak büyük ihtimalle karşılık bulmayacaktır. Buna örnek olarak, bu yazarın İspanyol yetkililerle yaptığı görüşmeler gösterilebilir. Bazı İspanyol yetkililer, Fas’ın hak iddia ettiği Kuzey Afrika kıyılarındaki plazas de soberanía bölgelerinin savunulmasında Amerika Birleşik Devletleri’nin İspanya’yı destekleyip desteklemeyeceğini sormuştur. Buna karşılık verilen, “İspanya önce ABD Dördüncü Filosu bünyesinde Karayipler’deki Amerikan operasyonlarını desteklemek üzere bir savaş gemisi göndersin ve böylece güven oluştursun” cevabı ise ya doğrudan reddedilmiş ya da şaşkınlıkla karşılanmıştır. Avrupa tarafında sözleşmelere dayalı yükümlülüklerin ötesinde ortak bir dava veya ortak çıkar bulunduğuna dair güçlü bir anlayış bulunmamaktadır. 

Avrupa’nın stratejik bakış açısı, çoğu zaman olduğu gibi, dar bir çerçeveye sıkışmıştır. Oysa mevcut imkânları daha geniş bir perspektifle değerlendirmesi faydalı olacaktır. Avrupa, Mayıs 1945’ten bu yana kıtadaki genel barışın temel dayanağı olan Amerikan güvenlik garantisini sürdürmek istiyorsa, kendisini yalnızca Amerikan güvenliğinin tüketicisi olarak görmemelidir. Bu, özellikle Amerika kıtasında toprak sahibi olan dört Avrupa devletinin Amerikan güvenlik ihtiyaçlarına hiçbir zaman katkı sağlamadığı anlamına gelmez. İngiltere, Fransa, Hollanda ve Danimarka’nın Afganistan, Irak ve diğer bölgelerde Amerikan operasyonları uğruna yaptığı fedakârlıklar, gerektiğinde bunu yapmaya hazır olduklarını göstermektedir. Amerikalıların da bu katkıları daha sık hatırlamaları yerinde olacaktır. 

Amerika kıtası, Avrupa’nın ABD öncülüğündeki güvenlik çabalarına katılımı açısından çok daha kolay bir alan olmalıdır. Çünkü Terörle Mücadele Savaşı kapsamındaki çatışmaların aksine, burada Avrupa toprakları ve Avrupa vatandaşları doğrudan işin içinde ve doğrudan risk altındadır. Avrupa’nın bu çabalarda yer almaması, iyi niyetli bir yorumla yalnızca politika eksikliğinin sonucu olarak görülebilir; ancak Amerikan bakış açısından bu durum, bedavacılık yapmak ya da daha da kötüsü, bilinçli biçimde kenarda durmayı tercih etmek gibi algılanabilir. NATO, Amerika’nın ısrarıyla oluşturulmuş coğrafi sınırları belirli bir ittifaktır ve bu nedenle Karayip Havzası’nı kapsamamaktadır. Bununla birlikte, müttefiklerin birbirlerine büyük önem verdikleri bir bölgede istihbarat ve destek vermeyi reddetmeleri NATO açısından zarar verici bir durumdur. Bu, Amerikalıların Grönland’ı istemesi durumunda da geçerlidir; Avrupalıların bugün “narko-terörist” olarak tanımlanan gruplara karşı Amerika’nın yürüttüğü mücadeleyi kınamaları durumunda da aynı şekilde geçerlidir. 

Avrupa devletleri, Amerika kıtasındaki topraklarının tam olarak ne amaçla var olduğunu yeniden düşünmelidir. Bunlar geçmişten kalan kalıntılar olabilir; ancak biraz stratejik vizyonla hareket edilirse aynı zamanda yeni atılımlar için birer sıçrama tahtasına dönüşebilirler. Amerika Birleşik Devletleri üretimi yakın bölgelere taşımaya çalışırken, Avrupa’nın Amerika kıtasındaki toprakları neden bundan pay almak için rekabet etmesin ve başarılı olmasın? Amerika Birleşik Devletleri güvenliğini güçlendirmeye çalışırken, Avrupa’nın Amerika kıtasındaki toprakları neden buna katkı sağlamasın? Amerika Birleşik Devletleri madenler ve stratejik emtialar ararken, Avrupa’nın Amerika kıtasındaki toprakları neden kendi doğal kaynaklarını değerlendirmede öncü olmasın? Amerika Birleşik Devletleri’nin vergi ve düzenleyici sistemi dünyanın büyük bölümünden daha üstün olsa da kusursuz değildir. Bu durumda Avrupa’nın Amerika kıtasındaki toprakları neden yatırım açısından karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduklarını öne çıkarmasın? Amerika Birleşik Devletleri uzay sanayisini geliştirirken, Avrupa’nın Amerika kıtasındaki toprakları neden ekvatora yakın konumlarını ve Fransız Guyanası’ndaki mevcut fırlatma tesislerini kullanarak bu süreci hızlandırmasın? Karayipler ve Latin Amerika’daki yönetim modelleri farklılık göstermektedir; ancak bunların neredeyse tamamının ortak noktası, dünyanın en büyük ekonomisine komşu olduklarının bilincinde olmaları ve bundan avantaj sağlamaya çalışmalarıdır. Dört Avrupa ülkesinin de aynı şekilde Amerika kıtasında toprakları ve nüfusu bulunmaktadır; ancak birkaç vergi cenneti dışında onlar bunu başaramamaktadır. 

Amerika ile Avrupa’nın birbirlerine yönelik çıkarları son beş yüzyıl boyunca değişmeden varlığını sürdürmüştür. Bu yüzyıllar boyunca Avrupalılar Amerika’nın zenginliğinden ve dinamizminden mümkün olan her avantajı elde etmiş, Amerika da aynı şekilde Avrupa’dan yararlanmıştır. Atlantik dünyasının birliği gerçekti; üretkendi ve muhtemelen insanlık tarihindeki en büyük maddi refah dönemlerinden birini ortaya çıkardı. Bugün bu birlik parçalanmış olsa da tamamen ortadan kalkmış değildir. Amerikalılar, bazı köklü dayanaklarından uzaklaşırken bile “medeniyetçi” olarak tanımladıkları misyonlarıyla bu birliği yeniden canlandırmaya çalışmaktadır. Bu girişimin başarılı olup olmayacağını ise zaman gösterecektir. 

Avrupalılar da aynı şeyi yapabilir. Amerikalılar Avrupa’nın içindedir; fakat Avrupalılar da Amerika’nın içindedir. Kelimenin tam anlamıyla onlar da Amerika kıtasında bulunan güçlerdir. Ancak Güney Amerika’nın kuzey kıyısındaki bir Fransız garnizonu ile kıtanın güney açıklarındaki bir İngiliz garnizonunun pasif ve etkisiz şekilde varlığını sürdürmesi bunun için yeterli değildir. Onların ihtiyacı olan şey daha fazla gemi ve daha fazla asker olabilir; fakat her şeyden önce ihtiyaç duydukları şey daha büyük bir stratejik vizyondur.