Bazı gazeteciler dünyaya neler olduğunu göstermek için hayatlarını kaybetti. Diğerleri ise güvenli yerlerde oturup yaşananları gerçek adıyla anmayı reddetti.
Birkaç hafta önce, Profesör Assal Rad ve Sana Saeed ile birlikte Gazze’deki soykırımın Batı medyasındaki haberleştirilmesindeki etik başarısızlıklar üzerine bir çevrim içi seminer düzenledim. Tartışma sonunda suç ortaklığı meselesine geldi.
Burada söz konusu olan, hakkında sonsuz tartışmalar yürütülen ve kimseye pek bir bedel ödetmeyen “medyanın” suç ortaklığı değildi. Mesele, kitlesel vahşeti çarpıttığını ve zaman zaman meşrulaştırdığını gördüğü bir kurum için haber yapmaya devam eden belirli gazetecinin suç ortaklığıydı.
Benim sorum şuydu:
Bir noktadan sonra, eğer kalmaya devam ediyor ve istifa etmiyorsa, sürekli olarak insanları insanlıktan çıkaran ve gerçekleri çarpıtan bir sistemin parçası olmak, özel olarak buna katılmayan gazeteci için bile suç ortaklığı değil midir?
İki konuğum bu konuda tamamen aynı fikirde değildi ve ben de aralarındaki bu fark üzerine düşünmeyi bırakmadım.
Amerikan haber merkezlerinde ve çevresinde yıllar geçirmiş olan Sana oldukça sertti: Evet, bu suç ortaklığıdır; özellikle de soykırımın en aktif savunuculuğunu yapan yayın organlarında. Orada kalmaya devam edenlere tavsiyesi açıktı: Ayrılın ya da başka bir şey inşa edin.
Ve birçok kişinin yaptığı gibi hukuki emsallere işaret etti: Nürnberg ve Ruanda.
Bir tarihçi olan Assal ise daha temkinliydi. Bireysel muhabiri yargılamaktan rahatsızlık duyduğunu söyledi. Sahadaki muhabir editör değildir; başlığı yazmaz, “soykırım” kelimesinin editör masasından geçip geçmeyeceğine karar vermez ve yaptığı işlerin büyük kısmı dürüst ve iyi işler olabilir. Bu bakış açısına göre hata, görevlendirmeyi alan alt düzey çalışanda değil, kurumda ve onun hizmet ettiği sistemdedir.
Ayrıca bazı gazetecilerin istifa ettiğini, mektupları imzaladığını ve itiraz ettiğini hatırlattı. Çünkü insanlar gazeteciliğe savaşı aklamak için değil, gerçeği anlatmak için girerler. Ben iki taraftan da tamamen yanaşamıyorum ve giderek rahatsızlığın kendisinin asıl mesele olduğunu düşünmeye başladım.
Bu sorunun temiz ve kesin bir cevabı yok. Her gazetecinin kendi içinde yüzleşmesi gereken bir soru bu. Ancak bu soruyla dürüstçe yüzleşmek, sıklıkla birbirine karıştırdığımız iki şeyi ayırmayı gerektiriyor: Neyin suç olduğu ve neyin yanlış olduğu. Sana, hukukun daha önce bu alana girdiği konusunda haklıydı. Nürnberg’de, esas olarak yayımladığı şeyler nedeniyle idam edilen kişi, Der Stürmer’in editörü Julius Streicher’di.
Savaşı planlamaktan ya da klasik anlamda herhangi bir savaş suçundan değil, yazdıkları nedeniyle insanlığa karşı suçlardan mahkûm edildi.
Yarım yüzyıl sonra Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi de aynı ilkeyi izledi ve Radio Télévision Libre des Mille Collines’in yöneticileri ile Kangura gazetesinin editörünü soykırıma teşvik suçundan mahkûm etti.
Bu emsallere göre bir gazetecinin yaptığı iş, gazetecilik olması nedeniyle sorumluluktan muaf değildir. Ancak bu emsaller, belki de arzu ettiğimiz kadar ileri gitmemektedir. Sana, BBC, The New York Times ve diğer bazı kurumları günümüzün Mille Collines’i olarak görüyor. Ve onların haberlerinin — özellikle de İsrail’in vahşet propagandasını ve gerekçelendirmelerini eleştirmeden tekrarlamalarının — soykırımdan önce ve soykırım sırasında Filistinlilerin insanlıktan çıkarılmasının zeminini hazırladığı yönünde bir argüman ileri sürülebilir. Ancak bu bire bir aynı şey değildir.
Der Stürmer ve Mille Collines çok daha açık biçimde kışkırtıcılık yapıyor, doğrudan ve açık şekilde yok etmeye çağırıyordu. BBC ve The New York Times ise daha ölçülü davranmıştır; fakat bu durum onları daha az kınanabilir yapmaz. Onlar açıkça katliam çağrısı yapmamaktadır. Bunun yerine katliamı gerekçelendirmekte ve temiz göstermektedirler. Kelimeyi kullanmamakta, aç bırakılanların tanıklıkları ile onları aç bırakanların inkârlarını eşit tartmakta ve ortaya çıkan sonucu “savaş” başlığı altında sunmaktadırlar.
Bu farklı bir şeydir ve ne yazık ki büyük ihtimalle suç da değildir. Hiçbir mahkeme, “öldürüldü” yerine “öldü” ifadesini tercih eden bir redaktörü yargılamayacaktır. Ve hukuk buna hiçbir zaman ulaşamayacağı için, bütün bu sorunun yükü geriye kalan tek yere düşmektedir: O işi yapan kişinin vicdanına.
Profesör Rad’ın tereddüdünü de ciddiye almak gerekir. Birçok durumda haberin çerçevesini belirleyen kişinin muhabir olmadığı ve sorumluluğun kurumlara ve onları yöneten kişilere ait olduğu konusunda haklıdır. Kirasını ödeyebilmek için haber geçen serbest çalışan bir gazeteci, yetki sahibi, güvenceli ve emeklilik hakkına sahip bir büro şefiyle aynı şekilde değerlendirilmemelidir. Ancak bu ayrımı kabul etmek soruyu ortadan kaldırmamaktadır.
“Kurum”, onu oluşturan insanlardan bağımsız duran bir şey değildir. Onun elleri yoktur. Katilin görünmez kılındığı fiili seçen, uzmanların ortak kanaatini bir “iddia” olarak sunan ya da bininci sabah yine aynı masaya dönen şey kurum değildir. Bunları insanlar yapar.
Assal’ın haklı olarak suçladığı sistem, sonuçta yalnızca birkaç üst düzey editörün eseri değildir. O, sayısız bireysel çerçeveleme tercihi ve sayısız bireysel kalma kararının toplamıdır. Suçun yapısal olduğunu söylemek doğrudur. Ancak bu ifade sessizce, hiçbir belirli kişinin sorumlu tutulmamasını sağlayan bir yola da dönüşebilir. Bu ikilemi gerçekten zor kılan şey, yalnızca rahatsız edici olması değil; bu kurumların içindeki insanların artık bilgisizlik iddiasında bulunamamasıdır.
İlk haftalarda itirazlar yüksek sesle ve kamuoyu önünde dile getiriliyordu. Amerika’daki onlarca haber merkezinden 1.500’den fazla gazeteci, kendi sektörlerinin haber diline karşı açık bir mektuba imza attı. BBC çalışanları, yayın kuruluşlarını İsrail’in sözcülüğünü yapmakla suçladı. The New York Times’ta çalışan gazeteciler, güvenilirliğini yitirmiş bir vahşet haberi ve “soykırım” ile “etnik temizlik” kelimelerinin kullanımını sınırlandıran sızdırılmış bir iç yazışma nedeniyle yönetime karşı çıktı.
Bazı kişiler istifa etti. Bazıları kurumdan uzaklaştırıldı. Ancak kitlesel bir ayrılış yaşanmadı. İtirazlar zamanla zayıfladı. İç yazışmalar geri çekilmedi. Ölü sayısı, kullanılan dilin gizlemeye çalıştığı sınırların çok ötesine geçmesine rağmen haber dili değişmedi. Bazı itirazlar sönümlenmekten çok ortadan kaldırıldı. Sana’nın belirttiği gibi, Arap ve Müslüman gazeteciler sessizce Filistin haberlerinden uzaklaştırıldı; tıpkı geçmişte siyah gazetecilerin polis şiddeti haberlerinden uzak tutulması gibi. Yine de çoğu kişi kaldı. Ve bunu görmezden gelmek kolay değildir.
Başlangıçta sessizlik bilgisizlikle açıklanabilirdi. Fakat artık bu savunma geçerliliğini yitirmiştir. Yanlışı açıkça dile getiren birçok kişi, çoğu zaman gerçek mesleki riskler almasına rağmen, daha sonra sessizleşmiş ve haberlerinin altında isimlerini kullanmaya devam etmiştir.
“Kurumun içinde kalarak dışarıda olmaktan daha fazla iyilik yapılabilir” şeklindeki rahatlatıcı teori artık iki yıldan uzun süredir sınanmıştır. İtirazlar dile getirildi ve sistem tarafından soğuruldu. Kurum değişmedi. Muhaliflerin yorulmasını bekledi. Daha önce de benzer durumlar yaşanmıştır.
Almanya’da Nazi basını sıfırdan kurulmamıştır. Hitler, Avrupa’nın en çeşitli medya yapılarından birini devralmış, merkezîleştirmiş ve içini boşaltmıştır. Nazilerin 1933 yılında iktidara geldiği sırada mevcut olan 4.700 gazeteden yalnızca 1.100’den azı ayakta kalabilmiştir. Bunların yarısı hâlâ özel ya da kurumsal mülkiyet altında olsa da hükümetin basın yasalarına tam uyum içinde çalışmakta ve yalnızca onaylanmış içerikleri yayımlamaktaydı.
Ekim 1933 tarihli Editörler Yasası gazeteciliği devletin bir “kamusal görevi” hâline getirmişti. Propaganda Bakanlığı her gün neyin yayımlanacağına ve hangi kelimelerden kaçınılacağına ilişkin talimatlar yayımlıyordu. Yahudi ve muhalif gazeteciler tasfiye edildi ya da ülkeyi terk etti. Onların masaları yalnızca amatörler tarafından değil, kariyerlerini korumak ve hatta ilerletmek için kalan deneyimli ve tanınmış gazeteciler tarafından dolduruldu.
Bizler genellikle ayrılanların arasında olacağımızı hayal etmeyi severiz. Bu hoş bir hikâyedir. Ve çoğumuz için neredeyse kesinlikle doğru değildir. Gazze bunun kanıtıdır. Kalan deneyimli gazeteciler de kendilerini propagandacı olarak görmüyordu. Onlar da aileleri, kredileri ve sürdürmek istedikleri bir meslekleri olan profesyoneller olarak düşünüyorlardı. Muhtemelen görev yerini terk etmektense orada kalmanın daha iyi olduğunu kendilerine söylüyorlardı.
Priya Satia, Time’s Monster adlı kitabında tarihin etik düşünmenin bir yolu hâline gelebileceğinden söz eder. Ona göre “belirli bir tür tarihsel duyarlılık”, birçok insanın kendi etik açıdan tutarsız davranışlarını fark etmekten kaçınmasına imkân tanıyabilir.
Tarihin hükmünü bekleme fikri de bu duyarlılıklardan biridir; çünkü etik değerlendirmeyi uygun bir şekilde geleceğe ertelemektedir. Ancak bu, Gazze’de gerçeği ortaya çıkarmaya çalışırken öldürülen Filistinli gazeteciler için pek de teselli sayılmaz.
Dışarıdaki haber merkezleri terminoloji tartışmaları yürütürken, onlar eşi görülmemiş sayılarda öldürüldüler. Ortadaki karşıtlık son derece açıktır. Bazı gazeteciler dünyaya neler olduğunu göstermek için öldü. Diğerleri ise güvenli yerlerde otururken yaşananları gerçek adıyla anmayı reddetti.
Daha önce de söylediğim gibi, herhangi bir gazetecinin kalma ya da ayrılma kararını yargılamak bana düşmez. Fakat ürkütücü olan düşünce şudur: Tarihin hükmü mutlaka gelecektir. Ancak belki de daha acil olan etik görev, o gün gelmeden önce her gazetecinin kendi vicdanını sorgulamasıdır.




