19 Haziran 2026 tarihinde Güney Lübnan’da gerçekleştirilen bir İsrail bombardımanının ardından dumanlar yükseliyor. Fotoğraf: Jalaa Marey / AFP aracılığıyla Getty Images.
Modern dünyanın en başarılı icatlarından biri sanırım kelimeleri öldürmek oldu. Önce “insan hakları” kelimesini öldürdüler. Sonra “uluslararası hukuk”u. Ardından “sivillerin korunması”nı. Şimdi de “ateşkes”i öldürüyorlar. Halbuki bu kelimelerin hepsini kendileri üretmişlerdi…
Normalde ateşkes denildiğinde insanların aklına silahların susması gelir. Fakat İsrail söz konusu olduğunda ateşkes, bombaların biraz daha düzenli atılması anlamına geliyor. Hatta bazen insan şüpheye düşüyor: Acaba ateşkes ilanlarının amacı çatışmayı durdurmak mı, yoksa son bombardıman için takvim belirlemek mi?
Lübnan’da son günlerde yaşananlar bu soruyu yeniden sorduruyor.
Güney Lübnan’da evler vuruldu. Aileler hedef alındı. Çocuklar öldü. Kadınlar öldü. İnsanlar kendi oturma odalarında, kendi mutfaklarında can verdi. Bazıları enkaz altında kaldı. Bazıları sevdiklerini çıkarmaya çalışırken hayatını kaybetti. Fakat bütün bunlar olurken dünyanın güçlü başkentlerinden yükselen ses şu oldu:
“Durumu yakından takip ediyoruz.”
Elbette takip ediyorlar. Bombaların düştüğü koordinatları da takip ediyorlar. O bombaların seri numaralarını da takip ediyorlar. Hatta o bombaların hangi fabrikada üretildiğini de gayet iyi biliyorlar. Çünkü bombaları takip etmek kolaydır. Zor olan, onların düştüğü yerdeki çocukların isimlerini hatırlamaktır.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan trajedinin en karanlık tarafı da budur. Ölen insanların isimleri unutuluyor, fakat onları öldüren silah sistemlerinin teknik özellikleri uzun uzun anlatılıyor.
Bir ev düşünün. Akşam yemeği yenmiş. Çocuklar uyumaya hazırlanıyor. Anne ertesi günün telaşını düşünüyor. Baba belki elektriklerin ne zaman geleceğini hesaplıyor. Sonra gökten bir füze düşüyor. Birkaç saniye sonra o ev artık bir ev olmaktan çıkıyor. Batılı haber merkezleri buna “operasyon” diyor. İnsan sormadan edemiyor: Bir çocuğun yatağını hedef alan şey ne zamandan beri operasyon sayılıyor? Bir annenin mutfağını yıkmak hangi askerî doktrinin parçası? Bir aileyi haritadan silmek hangi güvenlik teorisine hizmet ediyor?
Bu soruların cevabı yok. Çünkü cevap vermek zorunda değiller. Dünyanın güçlüleri için hukuk, zayıfların uyması gereken bir kurallar manzumesine dönüştürüldü. Güçlü olanın hukukla ilişkisi ise otobandaki hız limiti tabelasına benzedi: İster uyarsın, ister uymazsın. Bugün İsrail’in sahip olduğu dokunulmazlık tam olarak budur.
Aslında Lübnan’da gördüğümüz manzara yeni değildir. Sadece adres değişmiştir. Bir zamanlar Afganistan’da düğünler vuruluyordu. Sonra Irak’ta mahalleler. Sonra Pakistan’da köyler. Sonra Suriye’de şehirler. Sonra Afrika’nın unutulmuş coğrafyalarında kasabalar.
Değişen sadece haritalar oldu. Ölen çocukların hikâyeleri ise birbirine şaşırtıcı derecede benziyordu. Afganistan’da bir düğün konvoyunun üzerine bomba bırakıldığında buna “istihbarat hatası” dediler. Irak’ta bir apartman yıkıldığında buna “istenmeyen yan etki” dediler. Pakistan’da insansız hava araçlarının vurduğu çocuklar için “yanlış hedefleme” dediler. Suriye’de enkaz altından çıkarılan bedenleri “operasyonel zorunluluk” cümlesinin içine gömdüler. Afrika’da ise çoğu zaman açıklama yapma zahmetine bile girmediler. Çünkü dünyanın bazı bölgelerinde insanların ölmesi haber sayılırken, bazı bölgelerinde insanların ölmesi istatistik sayılıyor.
Batı’nın savaş sözlüğü gerçekten hayranlık uyandıracak kadar zengindir. Çocuk ölür, adına “ikincil hasar” derler. Ev yıkılır, adına “hedef etkisizleştirme” derler. Mahalle haritadan silinir, adına “güvenlik operasyonu” derler. Ülke işgal edilir, adına “özgürleştirme” derler. Milyonlarca insan yerinden edilir, adına “istikrar inşası” derler.
Bu kadar büyük felaketleri birkaç teknik terimin arkasına saklayabilmek gerçekten çağımızın en büyük propaganda başarılarından biridir.
Bugün Washington’daki herhangi bir düşünce kuruluşunda oturan bir uzman, Irak’ta ölen bir çocuğu “maliyet” olarak yazabilir. Afganistan’da parçalanan bir aileyi “operasyonel risk” başlığı altında değerlendirebilir. Afrika’da açlığa ve kaosa sürüklenen milyonları bir raporun dipnotuna sıkıştırabilir. Fakat o raporların hiçbirinde gece yarısı çocuğunun cesedini kucağında taşıyan bir babanın sessizliği yer almaz. Hiçbir tabloda evladının oyuncaklarını enkazdan toplamaya çalışan bir annenin çaresizliği görünmez. Çünkü modern savaşların en büyük başarısı insanı rakama dönüştürmüş olmalarıdır.
Önce insan öldürülüyor. Sonra adı siliniyor. Sonra hikâyesi unutuluyor. En sonunda da istatistiğe dönüştürülüyor. Belki de bu yüzden dünyanın güçlüleri artık rahat hareket edebiliyor. Çünkü rakamların çığlık atmadığını biliyorlar. Tabloların ağlamadığını biliyorlar. Grafiklerin yetim kalmadığını biliyorlar. Fakat unuttukları bir şey var. Allah katında insanlar rakam olarak değil isimleriyle çağrılır. Orada “ikincil hasar” diye bir kavram yoktur. Orada “yanlışlıkla öldürülen çocuk” diye bir klasör bulunmaz. Orada yalnızca mazlum ve zalim vardır. Ve tarihin bütün imparatorlukları gibi, bugünün dokunulmaz görünen güçleri de sonunda o mahkemenin önüne çıkacaktır.
Hesap Vermeyeceğini Biliyorsan…
Washington’dan gelen koruma şemsiyesi sayesinde İsrail yönetimi artık açıklama yapma ihtiyacı bile hissetmiyor. Çünkü hesap vermeyeceğini biliyor.
Bir çocuk öldüğünde soruşturma açılmayacağını biliyor. Bir mahalle yerle bir edildiğinde yaptırım uygulanmayacağını biliyor. Bir şehir yaşanamaz hâle getirildiğinde kimsenin ciddi bir bedel ödetmeyeceğini biliyor. Bu rahatlığın adı askerî güç değildir. Bu rahatlığın adı cezasızlıktır. Daha doğrusu Amerika tarafından garanti altına alınmış cezasızlıktır.
İşin en trajikomik tarafı ise insan hakları vaazlarının hâlâ aynı merkezlerden verilmeye devam edilmesidir. Bir yanda dünyanın dört bir yanına hukuk dersi veren devletler… Diğer yanda onların desteğiyle yıkılan şehirler… Bir yanda uluslararası düzen masalları… Diğer yanda enkaz altından çıkarılan çocuk cesetleri… Ortaya çıkan tablo, bir tiyatro oyunundan çok kötü yazılmış bir kara mizah metnine benziyor.
İslam’ın savaş hukukunda yaşlıya dokunulmaz. Kadına dokunulmaz. Çocuğa dokunulmaz. Mabede dokunulmaz. Ürüne ve ağaca bile keyfî şekilde zarar verilmez. Bugün ise kendisini “medeniyetin zirvesi” olarak sunan dünyanın önemli bir kısmı, şehirlerin dümdüz edilmesini güvenlik politikası olarak pazarlıyor.
Bu yüzden yaşadığımız şey yalnızca siyasî bir kriz değildir. Bu aynı zamanda büyük bir ahlak iflasıdır. Çünkü ahlakın öldüğü yerde hukuk yaşayamaz. Vicdanın sustuğu yerde insan hakları sadece konferans salonlarında kullanılan süslü bir ifadeye dönüşür.
Lübnan’da bugün yıkılan şey sadece binalar değildir. İnsanlığın uzun yıllardır anlattığı hikâyelerin de enkazı ortaya çıkmaktadır. Demokrasi hikâyesi. İnsan hakları hikâyesi. Uluslararası hukuk hikâyesi. Hepsi bombaların altında kalmıştır. Geriye ise çok basit bir gerçek kalmıştır: Bir çocuğun canı ya değerlidir ya da değildir. Eğer o çocuğun hangi milletten olduğuna, hangi dili konuştuğuna veya hangi coğrafyada yaşadığına bakarak karar veriyorsanız, ortada hukuk değil güç vardır. Ve güç hiçbir zaman adalet değildir.
Bugün Lübnan’da öldürülen çocuklar için dünyanın mahkemeleri susabilir. Siyasetçiler yeni açıklamalar yapabilir. Diplomatlar yeni metinler hazırlayabilir. Fakat mümin bilir ki adalet sadece mahkeme salonlarında tecelli etmez. Mazlumun ahı bazen tarihten daha uzun ömürlüdür. Bazı dosyalar dünyada kapanır. Ama Allah’ın huzurunda hiçbir dosya kaybolmaz. Ve o gün geldiğinde ne bir veto hakkı işe yarayacaktır ne de süper güç olmanın verdiği kibir. Çünkü ilahî adaletin gündeminde çocuğun milliyeti değil, zalimin suçu vardır.




