“Başlarını kesmeden önce onlara son bir şans daha vermek istiyorum,” dedi Başkan Donald Trump salı günü, İran’la yürüttüğü ve giderek çıkmaza giren savaş hakkında kendisine soru yöneltildiğinde. “Bunu yapmak çok ama çok zor bir şey.”
Trump muhtemelen İran’ın lider kadrosunu tamamen ortadan kaldırmaktan söz ediyordu — çatışmanın daha önceki aşamalarında denediği ancak başarısız olduğu bir stratejiden. Fakat bu ifadenin kaynağındaki dehşet, yani insanların başlarının kelimenin gerçek anlamıyla kesilmesi, antik çağlardan günümüze kadar psikolojik savaşın bir yöntemi olarak uzun zamandır kullanılıyor. (Buna bizzat tanık oldum.) Nitekim bu tür vahşet uygulamaları, 19. yüzyılda Afrika’dan Asya’ya uzanan sömürge savaşlarının temel unsurlarından biriydi. Örneğin Afrika’da beyaz bir subayın, “cezalandırma seferinde öldürülen yirmi bir yerlinin başıyla çiçek tarhlarını süslediği” anlatılır. Bu dehşet daha sonra Joseph Conrad’ın klasik eseri Karanlığın Yüreğinde kurmaca olarak yeniden anlatılmıştır.
Trump bu denli aleni vahşet eylemlerini savunmuyor olabilir; ancak onun savaş anlayışı, hiçbir sınırlama tanımayan sömürgeci imha seferlerinin bazı temel özelliklerini taşıyor. Büyük ölçüde görmezden gelinen bu dehşetin boyutlarını anlamak için benimle birlikte Trump’ın kendi “karanlığın yüreğine” doğru bir yolculuğa çıkın: Onun savaşlarla dolu dünyasına, belki de en doğru biçimde “dünyaların savaşı” olarak tanımlanabilecek bir dünyaya.
— Nick Turse, TomDispatch editörü
İçindeki Marslıyı Ortaya Çıkarmak
İran’daki savaşı çökerken, anketlerdeki desteği dibe vururken, ABD ekonomisi ağır bir darbe alırken ve kendisini ciddi bir bilişsel gerilemenin pençesinde bulurken Başkan Donald Trump giderek daha saldırgan bir tutum sergilemeye; felaket, katliam ve hatta soykırım çağrıları yapmaya başladı. Kaybetmekte olduğu bir savaştan kendisini çaresizce ve beceriksizce kurtarmaya çalışırken, dünyanın en yıkıcı ordusunun başkomutanı çılgınca nutuklar atıyor, kan istiyor ve savaş hukukundaki orantılılık kavramını bütünüyle hiçe sayan emirler veriyor.
Trump’ın kana susamış söylemi, İranlıların can kaybının Amerikalıların kayıplarını katbekat aşmasıyla sonuçlanan asimetrik bir katliam şeklinde sahaya da yansıdı. Üstelik bu durum, Trump’ın Somali, Venezuela, Yemen ve açık denizlerde yürüttüğü çatışmalardaki benzer ölçüde orantısız can kayıplarının ardından geliyor. Savaş görüntüsü altında gerçekleştirilen bu düşük riskli kıyım, sözde aşağı ırkların kitlesel katliam gösterileriyle öldürüldüğü 19. yüzyıl imha seferlerini hatırlatıyor. Bunlar, etnik grupları ortadan kaldıran ve 20. yüzyıl soykırımlarının zeminini hazırlayan sömürgeci şiddet eylemleriydi.
Trump kısa süre önce Truth Social’da şöyle duyurdu:
“İran her bir Amerikan askerini öldürdüğünde, bunun bedelini katbekat ödeyecek! Bu talimat Savaş Bakanı Pete Hegseth’e, Genelkurmay Başkanı Daniel Caine’e ve ordudaki bütün komutanlara iletilmiştir.”
Orantısız misilleme yapılmasını emreden ve uluslararası insancıl hukukun ihlali anlamına gelebilecek bu kontrolsüz talimat, haberlerde çoğunlukla hiçbir ek yorum yapılmaksızın yer aldı. Örneğin “Trump, Orta Doğu’da öldürülen 4 Amerikan askerine saygılarını sundu” gibi son derece sıradan başlıkların altında verildi. Benzer şekilde New York Times’ta Hegseth ve Caine’in Senato Tahsisatlar Komitesi önünde verecekleri ifadeye ilişkin bir haberin oldukça ilerleyen bölümlerinde, yine herhangi bir yorum yapılmaksızın aktarıldı.
Trump’ın emri ve Times’ın bunu son derece sıradan bir olaymış gibi haberleştirmesi bana, neredeyse tam 199 yıl önce başka bir Times gazetesinde yayımlanan bir haberi hatırlattı. Haber, Avustralya’nın güneydoğusunda yer alan, yaklaşık İrlanda büyüklüğündeki ve o dönemde Van Diemen Toprakları olarak bilinen, bugün ise Tazmanya dediğimiz adadan geliyordu.
1800’lerin başlarında beyaz yerleşimciler adaya akın etti; kanguruları yok edip onların yerine koyun sürüleri getirdiler. Yerli halka karşı tutumları da bundan farklı değildi. Yerel basının ifadesiyle, “binlercesi vahşi hayvanlar gibi avlandı.” Yerli halktan bazı kişiler bir beyazı öldürdüğünde Colonial Times, diğer yerleşimcilerin yerlilerden intikam aldığını ve bunun sonucunda “altmış kişinin öldüğünü veya yaralandığını” yazıyordu. Ertesi yıl, yerleşimci polis ve askerî birliklerin mensuplarına taş atıldığında ise ateş açıp süngü hücumuna geçtiler. Bunun sonucunda “yetmiş kişiyi öldürdüler; kadınları ve çocukları kayalıkların yarıklarından sürükleyerek çıkarıp kafalarını parçaladılar.”
Tazmanya’daki bu katliam, yazar H. G. Wells’in 19. yüzyılın sonlarında kaleme aldığı bilimkurgu klasiği “Dünyalar Savaşı”na (The War of the Worlds) ilham verdi. Romanda üstün teknolojiye ve gelişmiş silahlara sahip olan, insanlığı yok etmek konusunda hiçbir tereddüt göstermeyen Marslılar İngiltere’yi işgal eder; Londra’yı yerle bir eder ve halkını şehirden sürer.
Romanın başlarında anlatıcı şöyle der:
“Onları fazla acımasızca yargılamadan önce, kendi türümüzün ne kadar insafsız ve eksiksiz bir yıkıma yol açtığını hatırlamalıyız. Tazmanyalılar, insan olmalarına rağmen, Avrupalı göçmenlerin yürüttüğü bir imha savaşında elli yıl içinde tamamen ortadan kaldırıldılar. Marslılar da aynı ruhla savaşırsa bundan şikâyet edecek kadar merhamet havarileri miyiz?”
“Marslılar da aynı ruhla savaşırsa bundan şikâyet edecek kadar merhamet havarileri miyiz?”
Hukukçu Raphael Lemkin, Wells’in Dünyalar Savaşı’nı yazmasından yaklaşık 50 yıl sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından “soykırım” kavramını oluştururken Tazmanya’yı bu kavramın tarihsel örneklerinden biri olarak ele aldı.
Trump’ın Dünyalar Savaşı’nı okuyup okumadığı bilinmiyor. Ancak Steven Spielberg’in 2005 tarihli sinema uyarlamasının New York galasına katılmıştı. Wells’in alegorisini anlayıp anlamadığından şüpheliyim; tabii “alegori”nin ne olduğunu bildiğini varsayarsak.
Tazmanya’daki kıyım, Avrupalı güçlerin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyanın dört bir yanında gerçekleştirdiği bir katliam ve soykırım çağının parçasıydı. Trump ise uzun zamandır bu sömürgeci fetih döneminin temel anlayışlarının etkisi altında: Güçlü olan haklıdır; silahlı müdahaleyle toprak ele geçirilebilir; mağlup edilen düşmanlar ve daha zayıf ülkelerle sömürgeci ilişkiler kurulabilir ve onların kaynakları çıkarılıp kullanılabilir.
Trump, Venezuela’daki cezalandırma seferinin tek taraflı niteliğiyle de defalarca övündü. ABD’nin Başkan Nicolás Maduro’yu devirip kaçırdığı bu kısa savaş, işbirlikçi bir yönetim tarafından idare edilen fiilî bir ABD sömürgesinin ortaya çıkmasına yol açtı. Trump işgalin ardından, “Bizim tarafımızda birkaç yaralı olması ama hiç ölüm olmaması gerçekten inanılmaz,” diye övündü; daha sonra ABD tarafında hiç can kaybı yaşanmamasını, çok daha uzun süren Kore ve Vietnam savaşlarındaki yüksek ölüm sayılarıyla karşılaştırdı. Bir avuç Amerikan askerinin yaralanmasına karşılık 100 veya daha fazla Venezuelalı ve Kübalı asker ile sivilin öldürülmesi; 1863’te Bear River’da en az 90 kadın, çocuk ve bebek de dahil olmak üzere 250 ila 500 Şoşoni’nin, 24 Amerikan askerinin ölümü karşılığında ABD tarafından katledilmesi ve 1879’da Güney Afrika’daki Ulundi’de kalkan ve mızraklarla silahlanmış 6.000’e kadar Zulu’nun, 10 İngiliz askerinin ölümüne karşılık Gatling makineli tüfekleri ve topçu ateşiyle öldürülmesi gibi savaş meydanı katliamlarıyla aynı tarihsel çizgide yer alıyor.
Trump’ın 2025 yılında Yemen’deki Husi yönetimine karşı yürüttüğü savaş — Rough Rider Operasyonu — da benzer şekilde tek taraflıydı. Hava saldırılarını takip eden Airwars grubu, ABD hava saldırılarında Yemen’de en az 224 sivilin öldürüldüğüne dair bildirimleri kayıt altına aldı. Bu, 2002’den bu yana ABD saldırılarının Yemen’de yol açtığı sivil can kaybını neredeyse ikiye katladı; yani 52 gün içinde öldürüldüğü bildirilen sivil sayısı, önceki 23 yıl boyunca gerçekleştirilen hava saldırıları ve komando baskınlarının toplamında öldürülenlerin sayısına neredeyse eşitti. Yemen Data Project ise en az 238 sivilin öldüğünü ve 467 sivilin daha yaralandığını belirledi. CENTCOM Sözcüsü Dave Eastburn’a göre ABD ayrıca yüzlerce Husi savaşçısını ve çok sayıda Husi liderini öldürdü. Eastburn, 650 Husi kaybından söz eden “güvenilir açık kaynaklara” atıfta bulundu. ABD’nin ise bu harekât boyunca bildirilen tek bir can kaybı dahi olmadı. Trump’ın yakındaki Somali’ye yönelik aralıksız saldırıları da hiçbir Amerikalının hayatını kaybetmemesine karşılık 420’ye kadar kişinin ölümüyle sonuçlandı.
Trump yönetiminin Karayip Denizi ve Pasifik Okyanusu’nda teknelere yönelik saldırı kampanyası ise daha da vahim bir katliam niteliğinde. Bu saldırılarda tek bir Amerikalı dahi hayatını kaybetmezken en az 221 kişi öldürüldü. Bu durumda hedef alınanlar yalnızca silahsız sivillerdi; bu kurbanlar, kaçarken kafatasları parçalanarak öldürülen Tazmanyalı kadın ve çocuklara benziyordu.

Görsel: Nick Turse’ün “Kill Anything That Moves” (Hareket Eden Her Şeyi Öldürün) adlı kitabı
Elbette Trump’ın dünyaya karşı sürdürdüğü savaş ile Afrika, Amerika, Avustralya ve başka yerlerdeki 19. yüzyıl sömürgeci imha seferleri arasında sayısız fark var. Örneğin Trump, sık sık ırkçı söylemlere başvursa ve Somali’de savaş yürütürken Somalilileri “çöp” diye aşağılıyor olsa da askerî müdahalelerinin gerekçesi olarak açıkça ırksal üstünlüğü ileri sürmüyor.
Ancak Trump’ın 20’den fazla askerî müdahalesi, silahlı çatışması ve doğrudan savaşı, çeyrek asırdan uzun süre önce Yale Hukuk Fakültesi Schell Uluslararası İnsan Hakları Merkezi Direktörü Paul Kahn tarafından ortaya atılan “risksiz savaş” eğilimini daha da güçlendirdi. Kahn daha sonra ileri görüşlü bir şekilde şöyle yazmıştı: “Bu, şövalyeliğin mümkün olmadığı bir savaş görüntüsüdür. Bunun merkezinde, savaşın içsel ahlakını tesis eden temel bir ilkenin ihlali vardır: karşılıklı risk yüklenmesi koşulları altında meşru müdafaa. Karşılıklı riskin olmadığı yerde savaş, aslında savaş değildir.”
Bu on yılın başlarında askerî etik uzmanı Neil Renic, insansız hava aracı savaşları üzerine yaptığı bir çalışmada bu kavramı “radikal asimetri” olarak daha da geliştirdi. Buna göre “taraflardan biri, pratik anlamda, uzun zamandır savaşın beklenen ve kaçınılmaz bir özelliği olarak kabul edilen fiziksel savunmasızlığın türünü ve derecesini aşmıştır.” Renic, tek taraflı şiddete doğru yönelişin, zayıf tarafın giderek “savaşılması ve yenilmesi gereken bir rakip olmaktan çıkarak avlanması ve ortadan kaldırılması gereken” bir unsur olarak algılanmasına yol açtığını düşünüyor. Bu durum düşmanın “insanlıktan çıkarılmasına” katkıda bulunuyor ve “bazı durumlarda […] ABD’nin hedef alma uygulamalarında ahlaken tartışmalı olandan ahlaken savunulamaz olana doğru daha ciddi bir gerilemeye yol açtı.” Modern savaşın bu özelliği, Tazmanyalıların ve diğer halkların da avlanıp ortadan kaldırıldığı imha çağını hatırlatıyor.
Trump, asimetrik ölüm sayılarıyla övünüp daha fazla orantısız ölüm çağrısı yaptıkça, giderek kendisini Wells’in Marslıları gibi uzaylı bir yok edici olarak tahayyül etmeye başladı; kendisi bunun tam olarak farkında olmasa bile. İran savaşı kötüye giderken Truth Social’da paylaştığı tuhaf, yapay zekâyla üretilmiş görüntülerden birinde Trump, Dünya’nın çok üzerinde bulunan bir platformdaki uzay gemisinden yürüyerek çıkıyor gibi görünüyor ve silah taşıyan uzaylı savaşçı orduları iki yanında sıralanıyor. Başka bir görüntüde devasa bir Trump, dünyanın çok üzerinde süzülen bir uzay istasyonundaki komuta konsolunda oturuyor. Üzerindeki ekranlarda Dünya’da aynı anda meydana geliyor gibi görünen devasa patlamalar görüyoruz. Bir diğerinde ise belirsiz bir ülke lazerlerle yerle bir ediliyor gibi görünüyor.
Wells, Dünyalar Savaşı’nda Marslıların kitle imha silahını anlatırken şöyle yazmıştı: “Sonra bir anda Isı Işını devreye sokuldu ve kasaba alevler içindeki bir harabe yığınına dönüştü. Evler onun dokunuşuyla erirken içlerine çöktü ve alevler fışkırdı; ağaçlar bir uğultuyla ateşe dönüştü.” Wells, “insanlığın katledilmesinden” ve “medeniyetin bozguna uğramasından” söz ediyordu. Trump, Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya ve Afrika’ya kadar orantısız katliamı kendisinin alametifarikası hâline getirirken, içindeki Marslıyı da ortaya çıkardı. İran hakkında Truth Social’da, “Bu gece bütün bir medeniyet ölecek ve bir daha asla geri getirilemeyecek,” diye yazdı; “bütün ülkenin ortadan kaldırılabileceğini” söyledi ve İran’ı “Taş Devri’ne geri bombalayabileceği” uyarısında bulundu.
Trump’ın kontrolsüz söylemi, komuta konsolunda gösterildiği paylaşımda yer alan diğer görüntülerle daha da belirgin hâle geliyor: Devasa bir nükleer patlamanın oluşturduğu mantar bulutu ve ekranda beliren “hedef imha edildi” yazısı; bu sırada öfkeli görünen Trump, gezegeni yakıp kül etmek üzere olduğunu düşündüren, ışık saçan kırmızı bir düğmeye basmaya hazırlanıyor. Trump’ın bu yok oluş fantezileri özellikle rahatsız edici, çünkü dünyanın defalarca yok edilmesine yetecek bir nükleer cephaneliğin kontrolü onun elinde. Trump bunu, “Dünyayı 150 kez havaya uçurmaya yetecek kadar nükleer silahımız var,” şeklinde ifade etmişti.
İranlılar, Latin Amerikalılar, Somalililer ve Yemenliler, Trump’ın ikinci döneminde Amerika’nın tek taraflı öldürme seferlerinin hedefinde yer aldılar. Ancak bu yeni katliam çağında hepimiz Trump’ın dünyaya karşı savaşının potansiyel hedefleriyiz.
Gerçeğe karşı mutlak bir küçümseme besleyen ve özgür basını ortadan kaldırmak için devletin bütün gücünü saldırgan biçimde kullanan bir başkanımız var. Kurumsal haber kuruluşları sindiler ve Trump’ın hakikat-sonrası bir Amerika yaratma projesinin suç ortakları hâline geldiler. Sağcı milyarderler de fırsatı değerlendirerek medya kuruluşlarını satın aldılar ve bilgi ortamını kendi istedikleri şekilde yeniden inşa etmeye başladılar.
Kaynak: theintercept.com




