Akdeniz’de haritanın üzerine bir çizgi çekildiğinde hukuk adına ayağa kalkanların, Gazze’de çocuklar toprağa gömülürken aynı kararlılığı gösterememesi bize ne anlatıyor? Türkiye ile Libya arasındaki deniz yetki alanı mutabakatına karşı Ursula von der Leyen ile António Costa’nın yayımladığı açıklamayı, işte bu sorunun ışığında okumak gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca bir deniz sınırı tartışması değildir. Mesele, Avrupa Birliği’nin kendi çıkarlarını savunurken takındığı kesinlikle, insanlığın ortak vicdanını ilgilendiren felaketler karşısındaki siyasi tutumu arasındaki uçurumdur.
Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen ile AB Zirvesi Başkanı Costa, ortak açıklamalarında Türkiye ile Libya arasındaki mutabakatın üçüncü devletlerin egemen haklarını ihlal ettiğini savunuyor, deniz hukukuyla bağdaşmadığını ileri sürüyor ve Yunanistan ile Kıbrıs Cumhuriyeti’yle dayanışmalarını tekrarlıyorlar. Böylece açıklamanın siyasi yönü de açıkça ortaya çıkıyor: Birlik, üyelerinin iddialarını destekliyor. Fakat bunu, uyuşmazlığın taraflarından birinin siyasi destekçisi olarak değil, sanki bütün tarafların üzerinde duran nihai hukuk makamıymış gibi yapıyor. Ortak açıklama.

Hakem cübbesinin altından takım forması görünüyor. Buna rağmen herkesten hakemin tarafsızlığına inanması bekleniyor.

Önce meselenin adını doğru koyalım. Burada tartışılan, Türkiye ile Libya’nın denizi ortak mülk ilan etmesi değil, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasıdır. Başka kıyı devletlerinin ileri sürdüğü haklar da uyuşmazlığın bir parçasıdır. Türkiye, mutabakatın uluslararası hukuk ve hakkaniyet ilkeleri temelinde iki ülkenin karşılıklı hak ve menfaatlerini koruduğunu savunuyor. Dolayısıyla ortada karşıt hukuki görüşlerin bulunduğu bir mesele vardır. Brüksel’den yapılan siyasi açıklama, kendi başına bu uyuşmazlığı çözen bir mahkeme kararı değildir. Türkiye’nin açıklaması.
Basın açıklamasında kesin konuşmak, uluslararası yargı yetkisine sahip olmak anlamına gelmez.
Bana göre bu tutumun siyasi anlamı açıktır: Avrupa Birliği, Akdeniz’deki paylaşımın kendi üyelerinin talepleri doğrultusunda şekillenmesini istiyor. Daha sert bir ifadeyle, Türkiye ile Libya’nın hak iddia ettiği deniz alanına kendi bloku adına “çökme” arzusunun hukuk diliyle süslenmiş görüntüsüyle karşı karşıyayız. Bu, kanıtlanmış gizli bir plan iddiası değil; açıklamanın yönüne, dayanışmanın adresine ve çıkarların dağılımına ilişkin siyasi bir değerlendirmedir.
Fakat çıkarlar böylesine görünürken, kullanılan hukuk dilini sorgulamak için kimseden izin almak gerekmiyor.
Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs yönetiminin iddiaları savunulabilir; Türkiye ile Libya’nın iddiaları tartışılabilir. Ancak bir tarafın görüşü yalnızca AB üyesi olduğu için kendiliğinden adaletin ölçüsüne dönüşemez. Hukuk, üyelik kartına göre dağıtılan bir ayrıcalıksa, ona evrensellik sıfatı eklemek gerçeği değiştirmez. Bir siyasi kulübün dayanışma bildirisiyle insanlığın ortak hukukunu birbirine karıştırmamak gerekir.
Brüksel kendi üyelerinin çıkarlarını korumak istiyorsa bunu açıkça söyleyebilir. Asıl itiraz, menfaat savunusunun bütün dünyaya tarafsız adalet dersi olarak sunulmasınadır.
Gazze, tam da burada karşımıza çıkıyor.
Kendi gedikli kurumları olan UNICEF’in 5 Şubat 2026 tarihli durum güncellemesinde, 3 Şubat’a kadar Gazze’de öldürüldüğü bildirilen çocukların sayısı en az 21.289 olarak aktarılıyordu. Bu sayı, siyasi tartışmalarda kullanılmak üzere üretilmiş bir süs değildir. Her bir rakamın arkasında bir çocuk, bir aile, yarıda bırakılmış bir hayat vardır. Bir okul sırası boştur. Bir annenin kolları boştur. Bir evin içinde artık duyulmayacak bir ses vardır. Ama Avrupa Parlementosu için ölen bu çocuk müslümansa, o halde kürsüden bir konuşmaya yapmaya değecek bir olay olmamıştır.

https://www.unicef.org/sop/reports/unicef-state-palestine-humanitarian-situation-update
Deniz haritasındaki çizgiler için gösterilen siyasi hassasiyetin, çocukların hayatı söz konusu olduğunda aynı ağırlıkla ortaya çıkmaması, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken ahlaki bir iflastır. Bir çocuğun hayatı için kurulmuş cümle, o hayatı koruyacak iradenin yerine geçmez. Demek ki mesele yalnızca hukukun ne söylediği değildir. Mesele, o hukukun uygulanmasının kimin çıkarına dokunduğudur.
Hicvin acı tarafı burada başlıyor. Brüksel’in vicdanı, bazı dosyalarda dış politika takvimine randevuyla kabul ediliyor gibidir. İnsanların hayatı söz konusu olduğunda dengeler, prosedürler, uzlaşma güçlükleri anlatılıyor. Üye devletlerin deniz yetki alanı iddiaları gündeme geldiğinde ise aynı siyasi yapı, birdenbire son derece kesin bir hukuk dili bulabiliyor.
Gazze’nin çocukları, Avrupa bürokrasisinin uygun çoğunluğu bulmasını bekleyebilecek durumda değildir. Buna ihtiyaçları da yoktur.
Zira artık “Neredeydiniz?” sorusunu her felaketten sonra yeniden sorup aynı açıklamalarla teselli olmanın anlamı kalmadı. Sözlerinin nerede olduğunu biliyoruz: Bildirilerde, toplantı sonuçlarında, diplomatik arşivlerde. Bizim itirazımız, o sözlerin koruyamadığı hayatlaradır. İnsanlığın acısına karşı dosya açmakla, o acıyı durduracak siyasi iradeyi göstermek arasındaki farkadır. Afganistan’ı, Irak’ı ve Guta’yı hatırlarken de bu farkı gözden kaçırmamalıyız.
Afganistan’daki uzun savaşın ve Irak’taki işgalin ardından geriye kalan yıkım, dışarıdan getirileceği söylenen düzenin ağır biçimde sorgulanmasını gerektiriyor. Bir ülkenin geleceğine müdahale edenlerin sorumluluğu, kendi askerleri çekildiğinde veya kendi kamuoyları ilgisini kaybettiğinde sona ermez. İnsanların hayatını altüst eden kararların hesabı, bir sonraki uluslararası toplantının gündemine geçilerek kapatılamaz. Bomba düşerken stratejik zorunluluk, enkaz kaldığında yeniden yapılanma konuşulması, kaybedilen hayatları geri getirmiyor. Guta’da kimyasal silahlarla öldürülen çocukların karşısına bir kınama metni koymak, insanlığın borcunun ödendiği anlamına gelmiyor.
Bugünkü yöneticiler geçmişteki her kararın şahsi faili değildir. Ancak temsil ettikleri kurumların ahlaki otorite iddiasını sürdürdüklerinde, o kurumların tutarlılığı hakkında sorulan sorularla da yüzleşmek zorundadırlar. Makam sahipleri değişince kurumsal hafıza silinmez. İnsan hakları sicili, yeni başkanın göreve başladığı gün açılan tertemiz bir defter değildir.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, Avrupa’da yaşayan bütün insanları aynı hükmün içine doldurmak da değildir. Gazze için sokaklara çıkan, hükümetlerine itiraz eden, Filistinlilerin hakkını savunan insanların vicdanıyla resmî makamların dış politikası özdeşleştirilemez. Eleştirinin hedefi, bir kıtadaki insanların varlığı değil; kendi siyasi çıkarlarını evrensel adaletin ölçüsü olarak sunan iktidar anlayışıdır.
Ülkelerimizin insanları ve yöneticileri için de artık daha açık düşünme zamanı gelmiştir.
Bir toplum, adalet arayışını başka bir siyasi merkezin kabul belgesine bağlayamaz. Hadi AB üyeliği siyasi bir tercih olarak tartışılabilir diyelim. Fakat Avrupa’nın kapısını zorlamayı başlı başına bir medeniyet hedefi hâline getirmek, kendi ölçülerini ve imkânlarını ikinci plana itmektir. Bir ülkenin haysiyeti, bekleme salonunda kaç yıl sabrettiğiyle ölçülmez.
Her yeni çifte standart örneğinin ardından biraz daha hayal kırıklığı yaşayıp sonra aynı kapıya yeniden yönelmek, artık üzerinde düşünülmesi gereken bir alışkanlıktır. İnsan haklarını savunmak için Brüksel’in onayına ihtiyacımız yoktur. Adaletin değerini öğrenmek için Avrupa’nın siyasi çıkarlarıyla bizim haklarımızın tesadüfen aynı çizgiye gelmesini beklemek zorunda değiliz.
Hukuk, güçlülerin çıkarını koruduğunda kürsüye çıkarılan; onlara maliyet yüklediğinde çekmeceye kaldırılan bir araç hâline geliyorsa, o söylemin büyüsünden çıkmak gerekir. Böyle bir düzende insan hakları, yöneticilerin önlerinde tuttukları ve işlerine geldiğinde kullandıkları bir oyuncağa dönüşür. Oysa insan hayatı diplomatik pazarlığın aksesuarı değildir.
Benim vardığım sonuç açıktır: İnsanlığın ihtiyaç duyduğu adil düzenin nihai ölçüsü Avrupa’nın siyasi kurumlarında değildir. Yüce Allah’ın, ismet sahibi nebisi Muhammed (sav) aracılığıyla insanlığa bildirdiği İslam’ın adalet anlayışındadır. Coşku dolu bir kalp ve ikna olmuş berrak bir zihin ile bu hakikati gururla haykırdığım için son derece itminan içerisindeyim.
İslam düzenini savunmak, bir iktidarın kendi menfaatine dinî isim vermesini savunmak değildir. Yöneticinin de hesap verdiği, emanete ihanetin makamla örtülemediği, kul hakkının güçlüye dokununca unutulmadığı bir düzeni savunmaktır. Mazlumun kimliğine göre değerinin değişmediği, zulmün failine göre meşrulaştırılmadığı bir sorumluluktur.
Bu ölçü önce bizi bağlar. Müslüman bir yönetimin zulmüne sessiz kalıp başka bir yönetimin zulmüne karşı çıkmak, eleştirdiğimiz çifte standardın başka bir görünümüdür. İslam’ın adaletini savunmanın ciddiyeti, kendi tarafımıza ayrıcalık istememeyi gerektirir. Emanet, ehliyet ve hesap verebilirlik, yalnızca konuşmaları güzelleştiren kelimeler olarak bırakılamaz.
İnsanlığın kurtuluşunu Avrupa’nın siyasi üstünlüğünde aramak yanlış bir istikamettir. Avrupa’nın kendisini dünyanın ahlak öğretmeni ilan etmesi, bu unvanı hak ettiği anlamına gelmez. Tarihî kudret, askerî güç ve ekonomik zenginlik, adaletin delili değildir.
İnsanların artık anlaması gereken budur: Menfaate göre açılıp kapanan bir hukuk terazisi dünyaya huzur veremez. İhtiyacımız, aynı kapıda daha uzun beklemek değil; Allah’ın bildirdiği adaleti hayatın, yönetimin ve siyasetin ölçüsü kılacak bir iradedir.
Çünkü adalet, güçlülerin uygun bulduğu kadar uygulandığında bir ayrıcalıktır. Hakkın gerektirdiği kadar uygulandığında ise adalettir.




