Müslümanlar Endülüs’e yaklaşık 700 yıl boyunca hükmettiler ve bu gerçekten de son derece ihtişamlı bir dönemdi. Bugün gayrimüslim dünyanın Müslümanları kendi görkemli tarihlerinden ne kadar uzaklaştırdığını görmek gerçekten üzücüdür. Modern “eğitimli” Müslümanın zihniyeti oldukça garip bir hâl almıştır: Batı kültürüne hayranlık duyarken aynı zamanda İslam’a, Müslümanlara ve İslam tarihine karşı küçümseyici ve hayal kırıklığı içeren bir bakış açısı geliştirmiştir. 

Öyleyse gelin zamanda geriye yolculuk yapalım ve Hilafet’in gerçekte nasıl olduğunu görelim: Âlimlerin cesur duruşlarını ve fetvalarını, mücahit komutanların şeref ve yiğitliklerini ve gayrimüslimlerin inanç ve yaşam tarzlarından açık bir şekilde uzak duruşlarını inceleyelim. 

Kısaca ifade etmek gerekirse, Miladi 1031 yılı Endülüs’te Mülûkü’t-Tavâif döneminin başlangıcını oluşturdu. Bu ifade kabaca “Taife Kralları” şeklinde çevrilebilir. Bunlar, Endülüs topraklarındaki Emevî Hilafeti’nin çöküşünün ardından ortaya çıkan çok sayıdaki küçük krallıklardı. 

Bu dönem, Müslüman İspanya’nın parçalanmış olması ve Müslüman hükümdarların kendi aralarında savaşmaları nedeniyle Reconquista’yı, yani Hristiyanların İslam İspanyası’nı yeniden fethetme sürecini hızlandırdı. İslamî ilimlerin, bilimin ve bilginin merkezi olan Müslüman İspanya’nın uzun ve görkemli hâkimiyetinden sonra, 11. yüzyıla gelindiğinde Müslüman devletler birbirinden ayrılmış küçük bölgelere parçalanmıştı. Bu bölgelerin her biri, komşu Müslüman yöneticilerle sürekli çatışma hâlinde bulunan krallar tarafından yönetiliyordu. 

Bu dönem aynı zamanda bugün de farklı şekillerde karşılaştığımız dikkat çekici bir olguya sahne oldu: Müslüman liderlerin, Müslüman rakiplerine karşı mücadele etmek için gayrimüslim ordularla birlikte hareket etmeleri… 

Bazı Müslüman krallar, Hristiyan kralların kendilerine saldırmaması için onlara ağır vergiler ödemeye başlamışlardı. Bunun sebebi yöneticilerin korkaklığı ve lüks yaşam tutkularıydı. Bu vergiler Müslüman halk üzerinde büyük bir yük oluşturuyordu. 

Bunun yanında krallıklarda içki yaygınlaşmıştı. Ahlaki yozlaşma, açgözlülük, şiire aşırı düşkünlük ve bidatler de yaygın bir hâl almıştı. Yunan felsefesinden kaynaklanan fikrî sapmalar geniş ölçüde yayılmıştı. Ayrıca velâ ve berâ akidesinde — yani Allah rızası için dostluk ve Allah rızası için uzak duruş anlayışında — ciddi bir zayıflama yaşanıyordu. Müslümanlar, diğer Müslümanlara karşı gayrimüslimlerle iş birliği yapıyor ve onların inançlarını ve uygulamalarını benimsemekle meşgul oluyorlardı. 

İşte böyle bir dönemde büyük Müslüman komutan Yusuf bin Tâşfîn (radıyallahu anh), Hristiyanlara ve Endülüs’teki dinî ölçülerden uzaklaşmış Müslüman krallara karşı yeniden harekete geçebilmek için İslam dünyasının dört bir yanındaki âlimlerden ve fakihlerden fetvalar talep etti. Bu olay Miladi 1090 yılında gerçekleşti. 

Yusuf bin Tâşfîn daha önce aynı Müslüman kralların çağrısı üzerine Hristiyanlara karşı başarılı seferler düzenlemiş ve onları birçok Müslüman bölgesinden geri püskürtmüştü. Ancak bu yozlaşmış yöneticiler, Mücahitlerin — o dönemde Murâbıtlar olarak biliniyorlardı — mücadelesinden kendi çıkarlarını elde etmeyi başarmış ve yeniden yanlış uygulamalarına dönmüşlerdi. 

Hızla ilerleyen Hristiyan güçlere karşı mücadele etmek yerine, Hristiyan ordularının Müslüman topraklarına saldırmaması karşılığında talep edilen koruma bedellerini ödeyebilmek için Müslüman halkın üzerine ağır vergiler yüklediler. Bu büyük borç yükü, kralların korkaklığının bir sonucuydu. 

Bunun üzerine dünyanın dört bir yanındaki fakihler Yusuf bin Tâşfîn’in (radıyallahu anh) çağrısına olumlu cevap verdiler. Faslı fakihler, Hristiyanlarla ittifak kurdukları ve İslam’ın savunucularına karşı iki yüzlü bir siyaset izledikleri için Endülüs’teki Müslüman yöneticilerin yönetme ehliyetine sahip olmadıklarını ilan ettiler. 

Ne yazık ki bugün yaşadığımız dünyadaki neredeyse bütün “Müslüman” yöneticiler ve “Müslüman” ordu generalleri için de aynı durum geçerlidir. 

Endülüs fakihleri hatta şu açıklamayı yaptılar: 

“Bu eylemin sorumluluğunu Allah’ın huzurunda üzerimize alıyoruz. Eğer hata etmişsek, davranışımızın cezasını ahirette ödemeye razıyız. Emirü’l-Müslimîn, senin bu konuda sorumlu olmadığını ilan ediyoruz. Ancak kesin olarak inanıyoruz ki eğer Endülüs prenslerini kendi hâllerine bırakırsan, ülkemizi inanmayanlara teslim edeceklerdir. Eğer durum böyle olursa, harekete geçmemiş olmanın hesabını Allah’a vermek zorunda kalacaksın.” 

Bu görüş Yusuf (rhm) için önemliydi, ancak yine de tam olarak ikna olmuş değildi. 

Endülüslü âlim İbnü’l-Arabî (rahimehullah), Yusuf’un davasını desteklemek amacıyla Abbasî Halifesi’nin sarayında aktif girişimlerde bulundu ve ona Abbasî Hilafeti adına yetki verilmesini sağlamaya çalıştı. Böylece Mülûkü’t-Tavâif’e karşı savaşmak için gerekli meşruiyet sağlanmış olacaktı. 

İşte burada çok güzel, çok büyük ve ulaşmayı arzuladığımız asıl konumuza geliyoruz: Horasanlı büyük İmam Gazâlî’nin (rahimehullah) ve Kudüslü İmam Tartûşî’nin (rahimehullah) fetvalarına. 

İmam Gazâlî bugün Müslüman dünyada ve hatta gayrimüslim dünyada çok iyi tanınan bir isimdir. İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn (Dinî İlimlerin İhyası) gibi eserleri Müslüman kütüphanelerini ve medreselerini doldurmaktadır. Dünyanın dört bir yanındaki düşünce insanları onun çalışmalarından faydalanmaktadır. 

İmam Gazâlî müslümanların bu ilerleyişini onayladı ve İbnü’l-Arabî’nin girişimlerine olumlu cevap verdi. Ne yazık ki bugün çok az kişi onun müslümanları cihada teşvik eden gerçek menhecini hakkı ile takip etmektedir. Bunun bir örneği, İbnü’l-Arabî’nin görüşünü desteklediği şu fetvasında açıkça görülmektedir: 

İmam Gazâlî’nin Fetvası: 

“… Onlar (Mülûkü’t-Tavâif), dinlemeli ve itaat etmelidirler. Ayrıca Abbasî Halifesi’ne itaat etmenin İmam’a itaat sayıldığına ve ona karşı gelmenin de İmam’a karşı gelmek anlamına geldiğine kesin olarak inanmalıdırlar. İmam’a başkaldıran ve ona itaatsizlik eden kimse hakkında verilecek hüküm, bağînin (isyancı, haddi aşan kimse) hükmüdür. 

… Allah’ın emrine uymak; adil sultanı tanımak ve ona bağlı kalmaktır. Bu kişi, gerçek İmam’a bağlılık gösteren ve Abbasî Hilafeti ile irtibatlı olan kimsedir. Kim hakka karşı çıkarsa, hak kılıcıyla geri püskürtülür. 

Daha da önemlisi, onlar yardım için Hristiyan müşrik müttefiklerine yöneliyorlar. Oysa onlar Allah’ın düşmanlarıdır ve ibadetlerin en büyüklerinden biri, onları adil emire itaate dönünceye kadar onlarla mücadele etmektir. Bu adil emir ise Abbasî Hilafeti’ne kararlılıkla bağlı olan kimsedir.” 

Ne kadar görkemli bir duruş! Allah’ın dini için ne büyük bir gayret! İşte İslam budur ey kardeşlerim. Allah’ın düşmanlarına karşı tavır almak ve Allah’ın dostlarını sevmek. İşte peygamberlerin, sahabenin (radıyallahu anhum) ve salih âlimlerin (rahimehumullah) asırlar boyunca üzerinde bulundukları yol buydu. Bu, sulandırılmamış Allah’ın dinidir. 

“İzzet, ancak Allah’ın, Resûlü’nün ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” 
(Münafikûn Suresi, 63:8) 

Yusuf bin Tâşfîn (radıyallahu anh) nihayet Endülüs’ü kurtarmak için harekete geçti. Hristiyanlara karşı cesurca savaştı ve krallara hak ettikleri şekilde muamele etti. Kralların çoğu direnmekten vazgeçerek Yusuf’un ilerleyişine yol verdi. 

Makalemizi, Miladi 1098/99 yılında İspanya’daki Tortosa şehrinden İmam Tartûşî’nin (rahimehullah) Yusuf bin Tâşfîn’e (radıyallahu anh) gönderdiği mektuptan kısa bir alıntıyla bitireceğiz. Bu mektup son derece faydalı öğütler içermektedir. Günümüz Müslümanlarının, peygamberlerin gerçek mirasçıları olan bu büyük âlimin sözlerinden ibret almaları gerekir. 

Mektuptan bazı bölümler şöyledir: 

İmam Tartûşî’nin Mektubu: 

“… Ey Ebu Yakub! Artık eskisi kadar zamanın ve gücün kalmadı. Saçların ağarıyor… Yakında bu dünyadan ayrılacak ve ahirete, Rabbinle buluşmaya götürüleceksin. Artık ayrılık vakti yaklaşmıştır. Bacakların ağırlaşmıştır ve hakikatle birlikte acı da gelmektedir. 

Yakında! Çok yakında! 

Ölümün olmadığı bir hayata, ihtiyarlamanın olmadığı bir gençliğe, hastalığın olmadığı bir sağlığa doğru… Yüce ve Celil olan Allah şöyle buyurur: 

‘Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler; Rableri katında rızıklandırılırlar. Allah’ın kendilerine verdiği lütuf ve ihsandan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine katılmamış olanlar için de korku olmayacağını ve onların üzülmeyeceklerini müjdelerler. Allah’tan gelen nimet ve lütufla sevinirler. Şüphesiz Allah müminlerin mükâfatını zayi etmez.’” 
(Âl-i İmrân, 3:169-171) 

İbn Abbas’tan (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 

“Uhud’da kardeşleriniz öldürüldüğünde Allah onların ruhlarını yeşil kuşların içine yerleştirdi. Bu kuşlar cennet nehirleri arasında dolaşır, cennet meyvelerinden yerler ve ardından Arş’ın gölgesinde asılı duran altın kandillere dönerler. Yiyeceklerinin, içeceklerinin ve barınaklarının nimetini tattıklarında şöyle dediler: ‘Keşke kardeşlerimiz Allah’ın bize verdiği bu nimetleri bilselerdi de cihattan ve savaşmaktan geri durmasalardı.’ 

Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: ‘Bu haberi onlar adına ben ulaştıracağım.’” 
(Müsned-i Ahmed) 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: 

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Bilakis onlar diridirler; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.” (Âl-i İmrân, 3:169) 

Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 

“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah’ın üzerine aldığı gerçek bir vaattir. Allah’tan daha çok ahdine sadık olan kim vardır? O hâlde yaptığınız alışverişten dolayı sevinin. İşte bu büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Tevbe, 9:111) 

Ve Allah ile yapılan bu alışverişte kendinizi alıcı taraf sanmayın; çünkü Allah dilerse onu sizden alabilir. Yüce Allah şöyle buyurur: 

“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi?” (Saff, 61:10) 

Eğer ayet burada sona erseydi, gözler bu ticaretin ne olduğunu aramaya devam ederdi. Ancak Allah, lütfu ve ihsanıyla neyi kastettiğini açıklamış ve şöyle buyurmuştur: 

Allah’a ve Resûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda mücadele edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”(Saff, 61:11) 

Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 

“Allah yolunda mücadele eden kimse, dönünceye kadar sürekli oruç tutan ve namaz kılan kimse gibidir.” (Muvatta, İmam Malik) 

Yine rivayet edildiğine göre Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 

“Allah, evinden yalnızca kendi yolunda savaşmak ve O’nun sözüne inanmak amacıyla çıkan kimseye garanti vermiştir ki; ya onu cennete koyacaktır (şehit olursa) ya da elde ettiği sevap ve ganimetle birlikte onu evine geri döndürecektir.” (Buhârî, Nesâî, Muvatta, Ahmed) 

Yine: 

Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Peygamber Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 

“… Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Müslümanlara zorluk verecek olmasaydı, Allah yolunda çıkan hiçbir ordudan geri kalmazdım. Ancak geride kalan Müslümanlara yetecek imkân bulamıyorum ve onların da hiçbir şeyleri yok. Onları geride bırakmak bana ağır geliyor. Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşmayı, sonra öldürülmeyi, sonra tekrar savaşmayı, sonra tekrar öldürülmeyi, sonra yine savaşmayı ve yine öldürülmeyi isterdim.” (Müslim) 

Yine: 

Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Peygamber Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 

“Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, Allah yolunda yaralanan hiçbir kimse yoktur ki — Allah kendi yolunda yaralananı en iyi bilendir — kıyamet günü geldiğinde yarasından kan akmasın. O kanın rengi kan rengi olacaktır; fakat kokusu misk kokusu olacaktır.” (Buhârî, Müslim) 

İmam Ahmed’in rivayet ettiğine göre Enes bin Malik (radıyallahu anh) şöyle anlatmıştır: 

“Babamın kardeşi olan ve adını taşıdığım amcam Enes bin Nadr (radıyallahu anh), Resûlullah ile birlikte Bedir’e katılmamıştı ve bu durum onu çok üzmüştü. 

Şöyle dedi: 

‘Bu, Resûlullah’ın bulunduğu ilk savaştı ve ben orada değildim. Eğer Allah bana Resûlullah ile birlikte başka bir savaş nasip ederse, Allah benim ne yapacağımı görecektir.’ 

Bundan fazlasını söylemek istemedi. Daha sonra Uhud’da Resûlullah ile birlikte bulundu ve orada Sa’d bin Muaz (radıyallahu anh) ile karşılaştı. 

Enes ona şöyle dedi: 

‘Ey Ebu Amr! Nereye gidiyorsun?’ 

O da şöyle cevap verdi: 

‘Ben cennetin kokusunu özlüyorum ve onu Uhud Dağı’nın yanında hissediyorum.’ 

Sonra savaştı ve öldürülünceye kadar mücadele etti. Allah ondan razı olsun. 

Vücudunda seksenden fazla kılıç, mızrak ve darbe izi bulundu. Kız kardeşi, halam Rubeyyi bint Nadr şöyle dedi: 

‘Kardeşimi ancak parmak uçlarından tanıyabildim.’ 

Biz şu ayetin onun ve onun gibiler hakkında nazil olduğuna inanırdık: 

“Müminlerden öyle adamlar vardır ki Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir. Onlar verdikleri sözü hiçbir şekilde değiştirmediler.” (Ahzâb, 33:23) 

Ey Ebu Yakub! Şunu bil ki Yüce Allah cihadı bütün Müslümanlara farz kılmıştır. Bu görev, haktan uzaklaşmış zalim bir yönetici veya Allah’tan uzak günahkâr bir kimse sebebiyle kıyametin kopacağı güne kadar terk edilemez. 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 

“Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve kendilerine kitap verilenlerden hak dini din edinmeyenlerle, boyun eğerek cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 9:29) 

Ve Allah, insanlar cizye vermedikçe veya İslam’ı kabul etmedikçe düşmana karşı savaşma yükümlülüğünü ümmetimizden kaldırmamıştır. Çünkü bu ayet, Yüce Allah’ın Kitabı’nda gayrimüslimlerle savaş hakkında geçen diğer ayetleri neshetmiştir… 

Ebu Bekir es-Sıddîk’tan (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 

“Ümmet cihadı terk ettiğinde, ceza hepsinin üzerine gelir.” 

… Eğer onu Allah yolunda mücadelede kullanırsan, sana altınla dolu yeryüzünden daha değerli bir şeyi vereceğim. Bu, Resûlullah’ın güvenilir imamlarından biri tarafından nakledilen bir hadistir. 

Nitekim İmam Müslim, Sahih adlı eserinde Sa’d bin Ebî Vakkâs’tan (radıyallahu anh) şu rivayeti aktarır: 

“Sa’d bin Ebî Vakkâs’tan rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur: 

‘Mağrib halkı, kıyamet kopuncaya kadar hak üzere galip gelmeye devam edecektir.’” 

… Bu nedenle sana yakın olan İslam sınırlarındaki gayrimüslimlerle mücadele etmek senin sorumluluğundur. Çünkü onlara en yakın Müslüman hükümdar sensin. Atlar, silahlar, nüfuz, savaş araçları, Müslüman orduları ve askerler senin emrindedir. 

Ayrıca Endülüs sınırlarında yaşayan Müslümanları, onların eşlerini ve çocuklarını kaybetmeyi durdurmak için kritik bir konumdasın. Hicaz topraklarından kalkıp Endülüs’e gelen, İslam ve tevhid sözünü oralara ulaştıran ve fetheden İslam’ın savunucularını ve savaşçılarını neden örnek almıyorsun? Öyleyse sana yakın olan ve o bölgelerin komşusu durumundaki kimse için ne söylenebilir?.. 

Mücadeledeki kararlılığın ve sebatın… dine verdiğin destek… fakihler… senin için dua ediyor ve sana büyük değer veriyorlar. Bu durum, bize de sana yakın bölgelerdeki sapkınlarla mücadele etme ve sana tâbi olan Müslümanların gücünü artırma arzusu vermektedir. 

Cömert lütuf sahibi olan Rabbimizden, sana da bize de cihad yolunda şehitlik nasip etmesini diliyoruz. Ayrıca tevazu ile Allah’tan, sana hakkın nerede olduğunu göstermesini ve ona uymanı; bâtılın nerede olduğunu göstermesini ve ondan uzak durmanı niyaz ediyoruz.” 

Yukarıdaki olayın kaynaklarını incelemek ve tarihin tamamını okumak isteyenler, alıntıların büyük kısmının aktarıldığı İbn Hişâm el-Muhâcir’in The Incomplete History - Andalus after 1492 adlı eserini okumalıdır. 

Aynı şekilde Allah’tan bu büyük şahsiyetlerin ruhlarına rahmet etmesini diliyoruz. 

Ey okuyucu! Bugün Müslümanların durumunu düşünmeni istiyoruz: Şeriatın tamamen ortadan kaldırıldığı, Müslüman topraklarının işgal edildiği, Müslüman erkeklerin ve kadınların hapsedildiği, Filistin ve Mescid-i Aksâ’nın Yahudilerin elinde bulunduğu, Haçlı güçlerin vahyin mukaddes yurdu olan Arap Yarımadası’na üşüştüğü bir zamanda biz ne yapıyoruz? 

Eğer bu büyük âlimler bugün yaşanan dehşetleri ve bizim bunlara verdiğimiz tepkileri görselerdi, bize ne söylerlerdi? 

“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Resûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda mücadele edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”(61:10-11)