1375 tarihli Abraham Cresques imzalı Katalan Atlası’ndan, Batı Sahra haritasını ve Mali İmparatorluğu’nun dokuzuncu hükümdarı Mansa Musa’yı (1280-1337; yaklaşık 1312-1337 arasında hüküm sürdü) gösteren detay.
Kaynak: incamerastock
Hiç kimse, kuzeyden güneye Sahra Çölü’nü aşarak Timbuktu’ya ulaşan ilk Avrupalı olan Alexander Gordon Laing’in bunu başardığında gerçekte neler hissettiğini kesin olarak bilmiyor. Büyük ihtimalle kendisini kutladığı kısa bir an yaşamıştır. Gidiş yolculuğu başlı başına olağanüstü olaylarla doluydu. Temmuz 1825’te yola çıktığı Trablus’ta yaşadığı hızlı bir aşk ve evliliğin yanı sıra, Tuareg göçebelerinin saldırılarından sağ kurtulmuş, çok sayıda yara almış ve çölün uçsuz bucaksız genişliklerinde bir yıl süren yakıcı bir yolculuğa katlanmıştı. Şehre girdiğinde, Paris’teki Société de Géographie’nin Timbuktu’yu ziyaret edip geri dönen ilk Avrupalıya vaat ettiği ödüle neredeyse ulaşmıştı. Ancak ödülünü almak ya da maceralarını anlatmak için ülkesine dönmeyi başaramadı. Ağustos 1826’da efsanevi şehre vardıktan yaklaşık altı hafta sonra, dönüş yoluna çıktığı sırada öldürüldü.
Timbuktu uzun zamandır Avrupalıların hayal dünyasında özel bir yer tutuyordu. Orta Çağ efsaneleri ve Orta Doğulu seyyahların anlatıları, Sahra’nın boşlukları içinde yer alan olağanüstü zengin bir şehir ütopyası tasvir etmişti. Bu nedenle modern dönemde Timbuktu’ya giren ilk Avrupalı olmak büyük bir prestij sağlayacaktı. Aynı zamanda, teorik olarak, 1826 yılında haritalarda hâlâ büyük ölçüde boş bırakılmış Afrika içlerini ve sahip olduğu düşünülen zenginlikleri yayılmacı Avrupa devletlerine açacaktı. Uzun süre ulaşılamamış olması şehrin cazibesini artırmış ve eşsiz servet efsanesini canlı tutmuştu. Ancak Timbuktu’ya ulaşma çabası ve Afrika’daki diğer keşif yolculukları, sonunda efsane ile gerçek arasındaki farkı ortaya çıkardı ve bazı çevrelerde kıta ile halklarına ilişkin yeni anlayışların gelişmesini sağladı.
Timbuktu arayışının başlıca itici gücü, 1788 yılında Sir Joseph Banks’in öncülüğünde kurulan ve yaygın olarak African Association (Afrika Derneği) adıyla bilinen Association for Promoting the Discovery of the Interior Parts of Africa idi. Derneğin amaçları arasında “Afrika’nın gizemli coğrafyasını keşfetmek ve kıtanın kaynaklarını belirlemek” bulunuyordu. Dolayısıyla bilimsel merak önemli bir motivasyondu; ancak ticaretin ve fetihlerin kolaylaşması da memnuniyetle karşılanacaktı. Dernek hemen harekete geçti ve Timbuktu’ya peş peşe keşif seferleri düzenledi. Cesur kâşiflerin hiçbiri hedeflerine ulaşamadı. Çoğu talihsiz olaylar sonucu hayatını kaybetti. Belki de en başarılı isim, Nijer Nehri’ni Ségou’ya kadar takip eden ve 1799’da Travels in the Interior Districts of Africa adlı eserini yayımlayan Mungo Park oldu. İlk başarısından cesaret alan Park, birkaç yıl sonra ikinci kez yola çıktı. Nijer boyunca doğuya ilerlerken farkında olmadan Timbuktu’nun yalnızca yaklaşık 32 kilometre yakınından geçti; ancak bir su aygırı saldırısından kurtulduktan sonra kısa süre sonra trajik biçimde yaşamını yitirdi.
Timbuktu, Avrupalıların zihnine 14. yüzyıldaki Mali İmparatorluğu hükümdarı Mansa Musa sayesinde yerleşmişti. Mansa Musa, 1324 yılında hac yolculuğu sırasında Kahire ve Medine’den geçerken yanında taşıdığı devasa kafile ve cömertçe dağıttığı saf altın hediyeler sayesinde olağanüstü zenginliğiyle ün kazanmıştı. Avrupa hayranlık içindeydi. Mansa Musa bu nedenle 1375 tarihli Katalan Atlası’nda ve Mecia de Viladestes’in 1413 tarihli portolan haritasında elinde altın bir küre tutarken tasvir edildi. Onun ülkesi sınırsız servet diyarı, Timbuktu ise baharat, köle ve altın ticaretiyle zenginleşmiş bir ticaret merkezi olarak hayal edildi. 15. yüzyılda Batı Afrika’nın Atlantik kıyılarında dolaşmaya başlayan Portekizli denizciler de iç bölgelerde “Arap altını” bulunduğunu ileri sürerek bölgenin cazibesini daha da artırdılar.
1550 yılında yayımlanan Leo Africanus’un The Cosmography and Geography of Africa adlı eseri de Avrupa’nın Afrika algısını derinden etkiledi. Leo’nun çalışması yalnızca Avrupa’da Afrika hakkında mevcut en ayrıntılı kaynak olmakla kalmıyor, aynı zamanda yazarın Fas’ın Fes şehrinde yetişmiş olması nedeniyle “Afrikalı” kabul edilmesini sağlıyordu. (Asıl adı El-Hasan el-Vezzân olan Leo, Arap yönetimindeki Granada’da doğmuş, daha sonra İspanyol korsanlar tarafından esir alınmış, Hristiyanlığı kabul ederek yeni bir isim almıştı.) Leo’ya göre Timbuktu “iyi yönetilen” bir şehirdi ve hükümdarın sarayı “görkemliydi”. Burada “madeni para yerine saf altın parçalarının kullanıldığı” ve Timbuktu kralının bazıları 1.300 pound ağırlığında olan “pek çok altın asa”ya sahip bulunduğu yönündeki gözlemleri, Mansa Musa’nın cömertliği hakkındaki söylentilere güvenilirlik kazandırıyor gibi görünüyordu.
Leo Africanus, Timbuktu’yu Nijer Nehri ve kolları boyunca uzanan on beş krallıktan biri olarak tanımlamıştı. Şehir, 12. yüzyılın başlarında Tuareg grupları tarafından yazlık konaklama yeri olarak kurulmuştu. 13. yüzyılın sonlarında Mali İmparatorluğu’nun egemenliği altına girerek ticaret ve İslami ilimlerin merkezi hâline geldi. Mansa Musa da 1324 yılındaki hac dönüşünde buradan geçmiş, beraberinde getirdiği Müslüman âlimler ve diğer kişiler önemli mimari eserlerin inşasını gerçekleştirmişti.
Şehir zamanla Sahra ötesi kervan ağlarının önemli merkezlerinden biri hâline geldi ve İslami ilim merkezi olarak kazandığı ün, Kahire’den Fes’e kadar Kuzey Afrika’nın dört bir yanından âlimleri buraya çekti. Daha sonra büyüyen Songhay İmparatorluğu’nun hâkimiyetine girdi; ardından 1591 yılında Fas orduları güneye inerek son Songhay hükümdarını mağlup etti. Timbuktu Paşalığı olarak varlığını sürdürürken giderek geriledi ve sonunda yeniden Tuareglerin hâkimiyetine geçti. Leo Africanus, 16. yüzyılda ticaretin canlı olduğu ve Afrika halklarının gelip geçtiği hareketli bir Timbuktu görmüştü; ancak Laing buraya ulaştığında şehrin parlak dönemi çoktan sona ermişti.
Laing’in ölümünden kısa süre sonra Fransız René Caillié, “çok kumlu ve son derece yorucu” bir yolu takip ederek “Avrupa’nın medeni milletlerinin merak konusu olan bu gizemli şehre” girmeyi başardı. Sahra’da kullanılan Hassaniye Arapçasını öğrenmek için iki yıl harcamış, Müslüman kılığına girerek kimliğini gizlemişti. Antropolog Judith Scheele’nin belirttiği gibi, önceki kâşiflerin giymekte ısrar ettiği pantolon ve ceketleri terk eden Caillié, çölde hiçbir saldırıya uğramadan ilerleyebildi. Bu durum, African Association tarafından gönderilenlerin çoğuyla ve özellikle de Laing’le tam bir tezat oluşturuyordu. Laing, Trablus’taki İngiliz konsolosuna gönderdiği son mektuplardan birinde, Tuareg saldırısından sonra “on sekizi son derece ağır olmak üzere yirmi dört yara” aldığını, başına kılıç darbeleri isabet ettiğini, kalçasına tüfek mermisi saplandığını ve sağ elinin neredeyse dörtte üç oranında kesildiğini anlatıyordu.
Caillié, uzuvlarının tamamı yerinde olarak Timbuktu’ya ulaşmayı başardı; ancak ilk izlenimleri hayal kırıklığı yarattı. Şehre baktığında şöyle yazıyordu: “Karşımdaki manzara beklentilerimi karşılamadı. Timbuktu’nun büyüklüğü ve zenginliği hakkında bambaşka bir fikir oluşturmuştum. Şehir… kötü görünümlü evlerden oluşan bir yığından başka bir şey değildi… Her tarafta yalnızca uçsuz bucaksız kum düzlükleri vardı… Kuş sesi bile duyulmuyordu.” Ne altın ticareti gördü ne de altın küreler ya da ağır altın asalar taşıyan hükümdarlar. Şehirde birikmiş önemli bir servet yoktu; günlük pirinç, darı, tereyağı ve bal ihtiyacını yakındaki Djenné’den karşılıyordu. Timbuktu’da iki hafta kaldıktan sonra kuzeye, Sahra’yı aşan bir kervana katıldı; Fes, Tanca ve ardından Fransa’ya ulaştı ve Société de Géographie’nin vaat ettiği ödülü aldı.
Belki de Fransız bir rakibine yenilmiş olmanın verdiği rahatsızlıktan kaynaklanıyordu; ancak Judith Scheele’nin belirttiğine göre İngiliz kamuoyu başlangıçta Caillié’yi sahtekârlıkla suçladı ve efsanevi şehrin görkemsiz olabileceğine inanmayı reddetti. Bu suçlamalar, Caillié’nin Timbuktu’da geçirdiği süre boyunca talihsiz Laing’in başına ne geldiğini öğrenmek için önemli çaba göstermesine rağmen devam etti. (Société de Géographie, 1830 yılında yalnızca Caillié’ye değil, Laing’e de Keşif Altın Madalyası vermişti.) Timbuktu’dan ayrıldıktan sonra Caillié, üzerinde İngiliz yapımı bir pusula bulunan bir çöl göçebesiyle karşılaştı. Bunun Laing’e ait olabileceğini düşündü ve pusulayı satın almak istedi. “Bunun için iyi para verirdim” diye yazdı; ancak bunu yapması Arap kimliğini açığa çıkaracağı için kendi güvenliğini tehlikeye atacaktı.
Zamanla sıradan gerçek kabul edildi. Timbuktu’nun ihtişamı kısa süreli bir parıltıdan ibaretti; en parlak günleri çoktan geride kalmış, dillere destan serveti ise yalnızca bir efsane olarak kalmıştı. 1829 yılında Cambridge’de genç Alfred Lord Tennyson, Şansölye Madalyası kazanan “Timbuctoo” adlı şiirinde bu sönmüş efsanenin sembolizmini işleyerek şehrin “yalnızca söylentisini”, “eski çağların kırılgan rüyalarından biri” olarak tasvir etti.
Timbuktu’nun gerçek niteliğinin öğrenilmesi, Avrupa’nın Afrika hakkındaki bilgi eksikliğini ve yanlış varsayımlarını daha da görünür hâle getirdi. Şehir, Sahra’nın boşluğunda altın ticareti sayesinde parlayan bir ticaret merkezi olarak tasavvur edilmiş; haritalarda ise düzenli kervanların belirli yollar boyunca geçtiği gösterilmişti.
Bu varsayımların tamamı ya yanlıştı ya da büyük ölçüde abartılmıştı. Judith Scheele’nin belirttiği gibi, Timbuktu’da kaya tuzu altından çok daha önemli bir ticaret malıydı. Çöl sanıldığı gibi boş değildi ve çöldeki hareketlilik sabit güzergâhlardan değil, göçebe çobanlarla yerleşik vaha sakinleriyle kurulan iş birliği sayesinde, değişen coğrafi, iklimsel ve toplumsal koşullara uyum sağlayarak gerçekleşiyordu. Laing ve benzerleri bunu kavrayamadılar; onlara göre Avrupalı cesareti ve sağlam pantolonlar, daha önce fethedilemeyen kum denizlerini aşmak için yeterliydi. Caillié’nin deneyimi ise tam tersini gösterdi. Yerel halkla birlikte yaşayarak ve seyahat ederek onların bilgi birikiminden ve yolculuk alışkanlıklarından yararlandı; böylece Timbuktu’ya gidip ciddi bir sorun yaşamadan geri dönebildi.
Buna rağmen Caillié’nin başarısından sonra bile eski alışkanlıklar sürdü. Avrupalıların hedefleri çoğu zaman imkânlarını aşıyordu; çünkü gezginler ve sömürge yöneticileri maddi ve pratik gerçekler hakkında çok az bilgiye sahipti. Scheele’nin aktardığına göre Fransız yetkililer Cezayir’de başlangıçta Sahra’daki karakollara yalnızca “sabit ikmal yolları” üzerinden ulaşılması konusunda ısrar ettiler. Ancak merkezden belirlenen güzergâhlara ve takvimlere sıkı sıkıya bağlı kalan kervanlar çölde başarısız olunca bu uygulamadan vazgeçildi. Sömürge kayıtlarında “önceki kervanlardan kalma çok sayıda ölü devenin… yol üzerinde yattığı ve kötü kokular yaydığı” belirtilmektedir.
Sonunda bazı dersler çıkarıldı. Zor kazanılan tecrübeler yeni bilgiler kazandırdı. Mungo Park gibi seyyahların anlatıları, Afrika’nın insan topluluklarının, toplumlarının ve coğrafyasının çeşitliliğini ve karmaşıklığını ortaya koydu. Timbuktu hakkındaki yanlış algılar gibi, Avrupa’nın Afrika’ya bakışı da genel olarak basit ve indirgemeciydi. Hegel, Sahra Altı Afrika’nın tarihten yoksun olduğunu ileri sürmüştü. Peter Brent ise Afrika kıtasının, çölüyle, dağlarıyla ve savanlarıyla tek tip, vahşi, dizginlenmemiş ve tehlikeli bir yer olarak tasavvur edildiğini; Afrika halklarının ise “yerli”, “ilkel” ya da “vahşi” gibi belirsiz kategoriler altında toplandığını, bu sınıflandırmaların da yüzyıllar boyunca köle ticaretini meşrulaştırmak için kullanıldığını belirtmektedir.
Buna rağmen Timbuktu arayışına ve Afrika’nın diğer bölgelerindeki keşiflere katılan birçok kişi zamanla daha derin bir anlayış geliştirdi ve bakış açılarını tamamen değiştirdi. Silahını çabuk kullandığı yönünde bir üne sahip olmasına rağmen Mungo Park, Avrupalılar ile Afrikalılar arasında dış görünüş dışında “ortak insan doğamızın samimi duyguları ve temel hisleri bakımından hiçbir fark bulunmadığını” savunuyordu. Batı Afrika ve Çad Gölü çevresinde yolculuk yapan Hugh Clapperton ise şöyle diyordu: “İngiltere halkı bu insanların dini olmayan çıplak vahşiler olduğunu sanıyordu… Oysa ben onları medeni, bilgili, insancıl ve dindar insanlar olarak buldum.” Bu ilk elden gözlemler, Afrikalıları insanileştirmiş; onların kıtanın vahşi yaşamının bir parçası olarak görülemeyeceğini, kendilerine özgü yaşam biçimlerine, dillere, topluluklara ve ticaret ağlarına sahip olduklarını göstermiştir. Aynı dönemde Oryantalist ve özcü yaklaşımlar kıtalar, kültürler ve gelişmişlik düzeyleri arasında keskin ayrımlar yaparak sömürgeciliği meşrulaştırmayı sürdürmüş olsa da, bu yeni anlatıların Britanya’da 1833 tarihli Köleliğin Kaldırılması Yasası’na giden kampanyalara güç katmış olması mümkündür.
Günümüzde de Afrika hakkındaki köklü yanlış algılar ve kalıp yargılar varlığını sürdürmektedir; kıtanın karmaşık tarihi ve toplumsal yapıları hakkında genel bilgisizlik de devam etmektedir. Yine de insanların çoğu Timbuktu adını duymuştur. (Onu harita üzerinde gösterebilirler mi, o başka bir sorudur.) Bruce Chatwin, 1960’ların sonlarında şehri ziyaret ettikten sonra bir arkadaşının “Güzel miydi?” sorusuna, “Çamur duvarların toza dönüşmesini güzel bulmuyorsanız, hiç de güzel değildi” cevabını vermiştir. Chatwin’e göre iki Timbuktu vardır: Gerçek Timbuktu, çölde bulunan sıradan bir idari merkezdir; diğeri ise insanların hayalindeki Timbuktu’dur. Günümüzde bu hayali Timbuktu iki uç arasında gidip gelmektedir: Bir yanda büyüleyici bir cazibe merkezi, diğer yanda ise ıssızlık ve ulaşılmazlığın sembolü. Tarih ilerlemeye devam ederken, aşırı derecede bağlantılı modern dünyamızda bile Timbuktu’ya giden kalıcı ve asfalt bir yol hâlâ yoktur. Üstelik Sahel bölgesinde devam eden siyasi şiddet ve çatışmalar nedeniyle şehir, Laing döneminde olduğu gibi bugün de neredeyse ulaşılamaz durumdadır.




