Gazze’de bir baba olarak, çocuklarım için inşa ettiğim yeni ev bir naylon çadır

Onların plan yapmasına izin veriyorum. Hatta onları teşvik ediyorum. Bu, ellerinden alınan şeyleri düşünmek yerine yönelip ilerleyebilecekleri bir hedef veriyor onlara. İnsanlar zamanın her şeyin ilacı olduğunu söyler. Gazze’de değil. 

Burada zaman da başka bir düşmandır; dokunduğu her şeyi daha kötü hâle getirir. Zaman yerinden edilmeyi nasıl kolaylaştırabilir ki? Mevsimler gelip geçiyor ve şartlar daha da ağırlaşıyor. Zaman, bir babanın ailesine barınak sağlayamamasının ya da geleceğini belirleyecek sınavlara hazırlanan ergenlik çağındaki kızına sessiz bir oda sunamamasının verdiği çaresizliği nasıl ortadan kaldırabilir? 

Ekim 2024’te doktora tezimi başarıyla savundum. El-Mevasi’deki çadırımızda, loş ışıklar altında, kaynakları bastırmakta zorlanarak, hayatta kalmanın ve gözlerimizin önünde gelişen kıtlığı haberleştirmenin günlük yükü arasında okuyup yazarak, sayısız gece boyunca bu teze hazırlandım. 

Bittiğinde insanlar buna “direnç” dedi. Haberlerde de bu şekilde yer aldı: Yerinden edilmiş bir çadırda doktora eğitimini tamamlayan bir Gazzeli. Bunun böyle adlandırılmasına izin verdim. Ama söylemediğim şey sonrasında yaşananlardı: Çaresizlik. Suçluluk duygusu. Ve o diplomanın, ailemin başının üzerinde bir çatı bulunmaması gerçeğini değiştirmediğini anlamak. 

Bu yirmi ay önceydi. Ben hâlâ bir çadırda yaşıyorum. Şimdi ise 17 yaşındaki kızım Dana, hayatının en önemli sınavına benzer koşullar altında hazırlanıyor. 20 Haziran’da onun Tevcihi (Tawjihi) sınavları başlayacak. Bu sınavlar, üniversiteye giriş hakkını belirleyen ulusal lise bitirme sınavlarıdır. Babası gibi o da bu sınavlara bir çadırda hazırlanmış olarak girecek. 

Dana her sabah gün doğmadan önce sabah namazını kılıyor, geçen yıl tamamen ezberlediği Kur’an’ı okuyor ve ardından ders çalışmaya başlıyor. Bir saatten fazla oturmak için tasarlanmamış plastik bir sandalyede, kitaplarını ancak sığdırabildiği küçük bir masanın başında oturuyor. Matematik, fizik, kimya ve İngilizce çalışarak on saatten fazla zaman geçiriyor. Onu izliyorum ve kendimi toparlayamıyorum. Bunu fark ediyor. Ama o, kendisini benden daha iyi toparlıyor. Annesinden daha iyi. 

Yakınlarda kendi yerinden edilme çadırlarında yaşayan ve mevcut şartlarımız ile geleceğin kaçınılmaz olarak getirecekleri nedeniyle ona açıkça kederle bakan büyükannesi ve büyükbabasından daha iyi. Yine de hepimize dönüp bizi mahcup eden bir sükûnetle konuşuyor: 

“Bu gerçeğin acılığı, ders çalışma saatlerimi tatlı kılıyor.” 

Bunlar, hayatı bütünüyle savaş tarafından şekillendirilmiş bir çocuk için büyük sözlerdir. Onun hayalleri çevresindeki kayıplar tarafından biçimlendirildi. Dana teknoloji alanında çalışmak istiyor; yazılım geliştirme ya da yapay zekâ alanında. 

Çünkü kendi ifadesiyle: “Böylece hızlıca para kazanabilir ve kaybettiklerimizin bir kısmını telafi etmeye yardımcı olabilirim.” 

 

Dana, 20 Haziran’da başlayacak Tevcihi (Tawjihi) sınavlarına hazırlanırken. 

Ev denilen şey 

Gazze’deki neredeyse herkes gibi biz de artık aylar boyunca sürekli evsiz kaldık. Önceki ateşkes sırasında — Ocak 2025’in ortasından Mart 2025’in ortasına kadar — Han Yunus’taki evimize döndük. Ev hâlâ kısmen yaşanabilir durumdaydı. 

Onarım için 7.000 dolardan fazla harcadık. Bu kesinlikle yeterli değildi. Ama kendimizi bunun idare edeceğine inandırdık. Ancak Mayıs 2025’te — geri dönmemizden yalnızca beş ay sonra — İsrail ordusu bize yeniden ayrılmamız emrini verdi. 

Geçen ekim ayında imzalanan ateşkes anlaşmasının ardından nihayet evimizi tekrar kontrol edebilme fırsatı bulduk. Ev tamamen yıkılmıştı. Önceki gibi kısmen hasarlı değildi. Yok olmuştu. 

Şimdi yedi kişilik ailem — ben, eşim ve beş çocuğumuz: Dana, 15 yaşındaki Liyan, 13 yaşındaki Raza, sekiz yaşındaki Lama ve henüz dört yaşına girmemiş olan İmran — iki katlı, 200 metrekarelik evimizden çıkıp öngörülebilir gelecek boyunca bir çadırda yaşamaya mahkûm olduk. ABD’nin arabuluculuğunda sağlanan ateşkes anlaşmasına rağmen İsrail, çimento başta olmak üzere tüm inşaat malzemelerinin ve ağır iş makinelerinin Gazze’ye girişini engelliyor. 

Yeniden inşa yok. Sadece çadırlar var; bazıları diğerlerinden biraz daha sağlam. Şimdi ailem için yapmaya çalıştığım şey de bu daha sağlam türden bir barınak ve bunun bedeli oldukça ağır.  

El-Mevasi’ye geldiğimizden beri eşimin bazı akrabalarıyla birlikte iki çadır ve birkaç eski tuğla odadan oluşan bir alanda yan yana yaşıyoruz. Toplam üç aile ve on yedi kişi. Neredeyse bir yılın ardından ailemizin artık kendine ait bir yapıya ihtiyacı var. Önümüzdeki tek seçenek burada “sera barınağı” olarak adlandırılan şey: Çelik kemerlerden ve kalın naylondan oluşan tarımsal bir iskelet yapı. Dokuz metreye yedi buçuk metre. Yedi kişi için kırk beş metrekare. 

İki arkadaşımla birlikte haftalar boyunca Gazze’deki hurda ve kurtarma pazarlarını dolaştım. Orada satılan her şey yıkılmış evlerden ve dozerlerle dümdüz edilmiş arazilerden sökülüp çıkarılmış durumda. Mecburiyet nedeniyle, aslında hiç bilmek istemediğim konularda uzman hâline geldim: Mısır üretimi naylon ile İsrail üretimi naylon arasındaki kalite farkı, sera kemerleri için uygun boru çapı, yeniden kullanıma sunulmuş kerestenin güncel piyasa fiyatı. 

Çelik iskeletin maliyeti 3.500 doların üzerinde. Katmanlı naylonla kaplanması: 1.000 dolar. Yıkılmış binalardan sökülmüş ikinci el yer karoları: 1.500 dolar. Bir tuvalet bölmesi: 1.700 dolar. Mutfak ekipmanları ve su boruları: 800 dolar. Su deposu, sehpası, tesisat sistemi ve zayıf akülerle çalışan aydınlatma: 1.000 doların üzerinde. Kullanılan her parça ikinci el. Hepsi başka birinin yıkılmış hayatından kurtarılmış malzemeler. Toplam maliyet, demir borular ve plastik örtülerden oluşan bu barınak için 10.000 doları aşıyor. Bu savaştan önce 10.000 dolarla tuğladan yapılmış, iki odalı gerçek bir ev inşa etmek mümkündü. 

 

Dana’nın sınavlarına hazırlandığı çalışma alanı olarak kullanılan çadırın dış görünümü. 

“Lütfen Allah’a dua edin de sınırlar açılsın” 

Henüz eşim hakkında yazmadım. Geceleri uyanıyor ve konuştuğunun farkında olmadan, sanki hâlâ savaştan önceki hayatımızı yaşıyormuşuz gibi konuşuyor. 

“Klima kapatılsın, Muhammed.” 

“Gülleri kesme, hâlâ çiçek açıyorlar.” 

“Kızlar, herkes kendi odasına dönsün. Yarın okul var.” 

Sonra yeniden bugüne dönüyor. Ve gözyaşları başlıyor. Öyle gözyaşları ki, insanın içinin en derin yerlerinden geliyor; sanki bir şeyler yırtılıyormuş gibi bir ses çıkarıyor. Onun bir bahçesi vardı: İncir ağaçları, portakal ağaçları, bir hurma ağacı, güller, nane, kekik, adaçayı ve mercanköşk. 

Evimizin içinde de her oda üzerinde düşünülmüştü. Mobilyalar yıllar boyunca seçilmişti. Her çocuğun kendi yatağı ve kendine ait bir alanı vardı. Şimdi ise yeni barınağımızı hazırlamaya çalışırken, eşim bir köşeye çekilip ağlıyor. Çocuklar ise sürekli sahip olduklarımızdan söz ediyorlar. Hâlâ yarı yarıya inanıyorlar ki savaş gerçekten sona erecek ve yeniden bir ev yapılacak. Fakat yerde, gözle görülebilen hiçbir şey bu inancı doğrulamıyor. 

En küçük oğlum İmran, Aralık 2023’te ilk kez yerinden edildiğimizde bir buçuk yaşındaydı. Bu yüzden evimize dair hiçbir hatırası yok. Evimizi yalnızca ablası Liyan’ın telefonundaki fotoğraf ve videolardan tanıyor. Ekranı gösterip şöyle diyor: 

“Beni oraya götürün.” 

“Ben El-Mevasi’yi istemiyorum.” 

“Siz orada eğlenebiliyordunuz.” 

“Ben eğlenemedim.” 

 

 

Üst: Muhammed el-Astal’ın Han Yunus’taki evinin avlusu ve bahçesi, 7 Ekim 2023 öncesinde. 
Alt: Muhammed el-Astal’ın üç çocuğu, Ocak 2025’in ortasından Mart 2025’in ortasına kadar süren önceki ateşkes sırasında Han Yunus’taki evlerinin önünde. Ev şimdi tamamen yıkılmış durumda. 

İmran bana evi kimin bombaladığını soruyor. Neden gidip yeni bir ev yapmadığımı soruyor. Liyan ona açıklamaya çalışıyor: 

“Sınır kapıları kapalı.” 

“İşgal onları kontrol ediyor.” 

“Açılıp malzemeler gelmeden inşaat yapılamaz.” 

Şimdi İmran, namaz kılan kimi görse yanına gidiyor ve isteğini dile getiriyor: 

“Lütfen Allah’a dua edin de sınır kapıları açılsın, malzeme getirebilelim ve yeni bir ev yapabilelim.” 

Bir sınır kapısının tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Ama kendisiyle bir ev arasındaki yolu kapatan bir şey olduğunu biliyor. Ve duanın bunu kaldırabileceğine inanıyor. Birlikte oturuyor ve yeni barınağı konuşuyoruz. Onu, umutla bekleyebileceğimiz bir şey gibi tasarlıyoruz: Yerleşimi nasıl olacak, giriş kapısı hangi yöne bakacak. Razan kapıların yerlerini işaretlediği bir kat planı çizdi. Sekiz yaşındaki Lama ise etrafına dikmek istediği bahçeyi çizdi: Çiçekler ve bir ağaç. Onların plan yapmasına izin veriyorum. Hatta onları teşvik ediyorum. Bu, yalnızca ellerinden alınan şeyleri düşünmek yerine, yönelip ilerleyebilecekleri bir hedef veriyor. 

Yeni barınak, şu anda bulunduğumuz yerden yaklaşık 200 metre uzaklıkta olacak. Mayıs 2025’ten beri tamamen bize ait olan ilk mekân olacak. Ama o zamana kadar, günlük karmaşadan uzak olması için yakınlarda onun için kurduğum çadırda Dana çoktan plastik sandalyesine oturmuş durumda. Önünde on saatlik yoğun bir çalışma var. O derme çatma naylon odada uyuyor, ders çalışıyor ve namaz kılıyor. Hiçbirimizin üzerinde kontrol sahibi olmadığı bir geleceğe hazırlanıyor. Bunu öyle bir iman ve disiplinle yapıyor ki beni derinden mahcup ediyor. Ve bunu anlatmaya yetecek kelimelere sahip değilim. 

Kaynak: https://www.thenewhumanitarian.org/opinion/first-person/2026/06/16/father-gaza-new-home-i-am-building-my-children-nylon-tent