Trump, bu yıl ikinci kez Umman’ı “bombalayarak mahvetmekle” tehdit etti. Bu, yıllardır ABD’nin dostu ve arabulucusu olarak hareket eden bir ülkeye yönelik aynı tehdidin sarsıcı biçimde tekrarlanması anlamına geliyor.

Trump döneminde ABD’nin Orta Doğu’daki gücü açısından yeni olan şey, onun yıkıcı kapasitesi, sıradan insanların hayatlarını açıkça hiçe sayması ya da petrolün ve petrodolarların kendi yönüne akmasını sürdürme arzusu değildir. Hayır, bütün bunlar Amerika’nın çalışma biçiminin bir parçasıdır. Trump bir istisna değildir.

Yeni olan şey, ABD’nin şiddetinin üzerini örten ve saldırgan özgüvenini perdeleyen diplomatik söylemin ortadan kalkmış olmasıdır. Trump’ın özellikle değişken ve kontrolsüz söylemi, bir hafta diktatörlere övgüler düzerken aynı hafta ortaklarını tehdit etmesine yol açıyor. Onun liderliği altında Amerikan söyleminin bu oynaklığı, davranışlarının yol açtığı kaygı ve istikrarsızlığı daha da artırıyor.

Tehditler ve daha fazla tehdit

Fox News muhabiri Trey Yingst, İran ile Umman arasında Hürmüz Boğazı’nın kontrolü konusunda yürütülen paralel görüşmeleri başkana sorduğunu, Trump’ın ise şu cevabı verdiğini söyledi: “Umman önümüze çıkarsa, onları bombalayarak mahvederiz.” Trump mayıs ayında da Hürmüz Boğazı’nın açılması hakkında konuşurken benzer bir tehditte bulunmuştu: “Umman da herkes gibi davranacak, yoksa onları havaya uçurmak zorunda kalacağız.”

Son tehdidin ertesi günü Beyaz Saray, Donald Trump’ın Truth Social’daki paylaşımını resmî X hesabından yayımladı. Paylaşımda Hürmüz Boğazı’nı “Yeni ABD Toprağı” olarak gösteren bir görsel bulunuyordu. Bu, başkanın “Çok yakında Hürmüz Boğazı’nı Amerika Birleşik Devletleri toprağı ilan edeceğim” şeklindeki sözlerini yansıtıyordu.

Görselde Hürmüz Boğazı’nı gösteren dairenin içerisinde yalnızca İran toprakları değil, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri toprakları da bulunuyordu. Bu kritik su yolundan geçebilmek için gemilerin İran ve Umman’ın karasularından geçmesi gerekiyor. Dolayısıyla İran’ın boğazı kapatma ve uluslararası deniz taşımacılığını tehdit etme kabiliyeti, başkan açısından önemli bir sorun teşkil ediyor.

Trump’ın tehditleri, hiç kimse onun gerçekten Umman Sultanlığı’nı bombalamasını beklemese bile, diplomasi dünyasında son derece kaygı verici görünüyor.

Neden uzun süredir müttefik olan bir ülke hedef alınıyor?

Bugün Umman, tarafsızlığını dikkatle koruyan ve bu sayede güvenilir bir arabulucu olarak hareket edebilen bir ülke olarak takdir edilmektedir. Umman’ın Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (JCPOA) ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadığı kabul edilmektedir ve Maskat yıllardır Washington ile Tahran arasında hayati öneme sahip bir arka kanal işlevi görmektedir.

Körfez ülkesi ayrıca yıllar içerisinde İran ve Yemen’de tutulan çeşitli Amerikalı rehinelerin serbest bırakılmasında da önemli roller üstlenmiştir.

Bu ilişki, iki ülke arasındaki uzun dostluk tarihinden kaynaklanmaktadır ve Umman’ın ABD ile ilişkileri herhangi bir Arap ülkesinin ABD ile sahip olduğu en eski ilişkiler arasındadır. Bu ilişkilerin geçmişi, iki ülke arasında imzalanan 1833 tarihli Dostluk ve Ticaret Antlaşması’ndan, 2006’da imzalanıp 2009’da yürürlüğe giren ABD-Umman Serbest Ticaret Anlaşması’na kadar uzanmaktadır. Bu anlaşma, ABD’nin dünya genelindeki yalnızca 20 ikili serbest ticaret anlaşmasından biridir.

Bu zengin diplomatik geçmiş içerisinde Umman, 1840 yılında ABD’ye ilk Arap elçisini gönderen ülke olarak da anılmaktadır. Umman ve Zanzibar Sultanı Seyyid Said bin Sultan’ın özel elçisi Ahmed bin Numan o yıl New York’u ziyaret etmişti. Bununla da sınırlı değil: Washington’a resmî ziyarette bulunan ilk Arap devlet başkanı, 1938 yılında ABD Başkanı Franklin Roosevelt ile görüşen Umman Sultanı Said bin Teymur’du.

Bu bağlamda Trump’ın Umman’a yönelik tehditleri şaşırtıcı görünmektedir. Her iki tehdit de Umman’ın Hürmüz Boğazı’na erişim ve boğazdan geçiş konusunda İran’la yürüttüğü müzakerelere tepki olarak ortaya çıktı. Umman’ın İran’la arabuluculuk konusundaki kanıtlanmış sicili ve diplomatik geçmişinin yanı sıra coğrafi konumu da Körfez ülkesinin bu sürece katılmasını hem mantıklı hem de gerekli hâle getiriyor.

Daha da ilginci, 17 Haziran tarihli 14 maddelik “Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti Arasında İslamabad Mutabakat Zaptı”nın beşinci maddesinde şu ifade yer alıyordu: “İran, Hürmüz Boğazı’nın gelecekteki idaresini ve denizcilik hizmetlerini belirlemek amacıyla Umman Sultanlığı ile diyalog yürütecektir.” Gözlemciler, 60 günlük mutabakat zaptının süresi dolmak üzereyken mevcut diyaloğun anlaşmanın yenilenmesinin önünü açmasını umuyordu.

Ancak temmuz başlarında İran’ın bazı gemilere saldırılar düzenlemesi ve ABD’nin yaklaşık iki hafta boyunca İran’a yönelik saldırılarını yeniden başlatmasıyla anlaşma zaten çözülmeye başlamıştı. Bunun ardından İran, mutabakatın şartlarını ilk ihlal eden tarafın ABD olduğunu ileri sürerek Washington ile doğrudan görüşmeyi açıkça reddetti ve Umman’la görüşmelere başladı.

Arabulucular Pakistan ve Katar’ın mesaj alışverişinde bulunduğu bildirildi ancak İran herhangi bir müzakerenin yürütüldüğünü reddetti. Sonunda anlaşmanın süresi doldu.

Barışın baltalanması

Umman’ın İran’a yönelik bağımsız politikası, her zaman ABD dış politikasıyla aynı çizgide olmadığı anlamına geliyor. Ancak ülkenin diyalog ve müzakereleri kolaylaştırmasını mümkün kılan şey de tam olarak bu özelliğidir. Nitekim Umman, Trump ve Netanyahu’nun şubat ayında savaşı başlatmasından hemen önce ABD ile İran arasındaki nükleer görüşmelere ev sahipliği yapıyordu. Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, bombaların düşmeye başlamasından yalnızca bir gece önce kamuoyuna “Bir barış anlaşması ulaşabileceğimiz mesafede” açıklamasını yaparak bunu önlemeye çalışmıştı.

Daha sonra, “aktif ve ciddi müzakerelerin bir kez daha baltalanmış” olmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Bununla, bir önceki yıl yaşanan 12 günlük savaşın başlamasına atıfta bulunuyordu. İsrail bu savaşı, ABD ile İran arasındaki altıncı tur nükleer görüşmelerin Umman’da başlamasına yalnızca iki gün kala başlatmıştı.

Trump gerçekten de Amerikan diplomasisinin nezaket kurallarını altüst ediyor ve uzun süredir devam eden ilişkileri parçalıyor. Kısa süre önce Kim Jong Un’la olan yakınlığını yeniden canlandırırken Güney Kore’ye soğuk davrandı, Ukrayna konusunda BM kararlarında Rusya’nın yanında yer aldı ve Kanada’yı 51. eyalet yapmaya ve Grönland’ın kontrolünü ele geçirmeye yönelik defalarca küstah ve yayılmacı tehditlerde bulundu. Aynı doğrultuda Trump, Meksika Körfezi’nin adını tek taraflı olarak Amerika Körfezi şeklinde değiştirdi ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu kaçırarak uluslararası hukuku ihlal etti.

Artık ağızlığın çıkarıldığı, açık bir zorbalık söz konusu.

İyilik için hareket eden bir güç değil

Bunu Amerikan diplomasisinin ve onun dünya genelinde demokrasiyi teşvik etme görüntüsünün çöküşü olarak değerlendirebiliriz.

Ancak kendimizi kandırmayalım. ABD’nin dünyadaki rolünün yasını tutan insanlar aslında bir yanılsamanın yasını tutuyor. Yazarlar, Amerikalılara insanların Amerika’dan neden nefret ettiğini anlatmaya çalışarak onlarca yıldır bu erdemli olunduğuna dair kendini kandırma hâline meydan okuyor.

Gerçekten de ABD, Orta Doğu’da iyilik için hareket eden bir güç değildi. Biden döneminde Amerika’nın İsrail’in Gazze’deki soykırımına verdiği desteğin yükünü taşıyan Filistinlilere, Obama’nın insansız hava araçları tarafından öldürülen Yemenli düğün davetlilerine ya da Clinton yönetiminin desteklediği yaptırımlar altında açlıktan ölen yüz binlerce çocuğa sorun. Dönemin ABD’nin BM Büyükelçisi Madeleine Albright, bu ölümler için kötü şöhretli bir şekilde “buna değdiğini” söylemişti. Bu liste çok daha fazla uzatılabilir ve Orta Doğu’nun sınırlarının çok ötesine taşınabilir.

ABD’nin İsrail’in Gazze’deki soykırımına devam eden desteği ve İran’a karşı yürüttüğü savaş, Marc Lynch’in Amerika’nın “bir bölgeyi harabeye çevirmesi” olarak adlandırdığı sürecin yalnızca son bölümleridir.

Trump’ın bölgedeki istikrarlı tek hedefi, Körfez ülkeleri arasında İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayanların sayısını artırmak olabilir. Kayhan Valadbaygi bunu, İsrail’i merkezî askerî-güvenlik düğümü hâline getiren “düşük maliyetli ABD hegemonyası” olarak tanımlıyor.

İbrahim Anlaşmaları, ABD’nin bölgede yaklaşık kırk yıldır izlediği ve çeşitli hedeflere dayanan dış politikayla uyumludur. Bu hedeflerden biri, Orta Doğu’daki müttefiklerini İsrail’le ilişki kurmaya teşvik etmek veya zorlamaktır. Bunun örneklerinden biri, Ürdün ve Mısır’da üretilen malların İsrail girdileri içermesi şartıyla ABD pazarlarına gümrüksüz erişimini sağlayan 1996 tarihli Nitelikli Sanayi Bölgeleri girişimidir. Diğer hedef ise daha önce Irak’ı, şimdi ise İran’ı ve onun vekil güçlerini çevrelemektir. Savaş, ikinci hedefin başarısızlığını ortaya koymuştur.

İran çevrelenememiştir ve bu politika insanlar, toplumlar ve bölgesel güvenlik üzerinde zararlı sonuçlara yol açmıştır.

Umman Dışişleri Bakanı kısa süre önce çevreleme politikasının bir “mit” ve “neredeyse yarım asırlık bir hata” olduğunu yazdı ve bunun yerine bölgeyi yönetecek, kapsayıcılığa dayalı yeni bir güvenlik anlayışının benimsenmesi çağrısında bulundu. Ona göre bunun için “Körfez ülkeleri arasında, Körfez ülkelerine yönelik görüşmeler” yürütülmesi ve ABD gibi güçlü müttefiklerle ilişkilerin yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Amaç bu ilişkileri “terk etmek değil, belki de yeniden düzenlemek” ve savaş sırasında ortaya çıkan gerçeklerle uyumlu hâle getirmektir. Önlenebilir olan bu savaş, Umman ve Körfez İşbirliği Konseyi’ndeki ortaklarını “hayati” bir soruyla karşı karşıya bıraktı: Hangi ortaklıklar gerçekten güvenlik sağlıyor, hangileri ise “istenmeyen kırılganlıklara yol açıyor?”

Mevcut ABD dış politikasındaki rahatsız edici farklılık Trump’ın öngörülemezliğidir. ABD ile İran arasında sıkışmış olan Umman, odadaki tek yetişkin olmaya devam ediyor: Sözlü misillemelerde bulunmayan, ancak kötü davranışları ve uluslararası hukuk ihlallerini kınayacak kadar kendine güvenen, istikrarlı bir arabulucu.

Gerçekten de bölge, dünya genelindeki orta ölçekli güçler ve daha geniş uluslararası toplum Umman’ın sözlerini dikkate almaktan fayda sağlayacaktır. Aslında bölge, halklarının hayatlarını ve beklentilerini dikkate alan yeni bir güvenlik düzenlemesi için çoktan gecikmiş durumdadır.

Kaynak: The New Arab