Görsel: Yemen hükûmet güçlerine mensup bir savaşçı, Taiz vilayetindeki Bâbülmendep Boğazı yakınlarında Husilerle yaşanan çatışmalar sırasında bir kamyonetin arkasından ateş açıyor [Ekran görüntüsü/AFP]
İran destekli Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları, Yemen’deki savaşı yeni bir aşamaya taşıdı. Havalimanları da dâhil olmak üzere sivil altyapının hedef alınması, en az 12 kişinin ölümüne ve yüzlerce kişinin yaralanmasına yol açtı. Bu durum, daha önce tırmanmanın sınırlarını belirleyen “kırmızı çizgileri” koruma imkânını ortadan kaldırdı.
Bu, Husilerin çıkarlarına hizmet etmeyen pervasız bir kumardır. Verilecek karşılığın sert olacağının farkındalar; ancak ABD’deki ara seçimler öncesinde gerilimi artırmayı amaçlayan İran’ın gündemini hayata geçirmek için Suudi Arabistan’a saldırmayı sürdürüyorlar.
Gerilimi tırmandırma yönündeki bu motivasyon göz önüne alındığında mevcut durum iki senaryodan birine dönüşme potansiyeli taşıyor: Husilere karşı bölge çapında büyük bir operasyon veya bir yıpratma savaşı.
Birinci senaryo: Husilere karşı birleşik cephe
Suudi Arabistan, Husilerin gerilimi tırmandırmasına karşılık olarak bölgesel ve uluslararası ittifaklarını güçlendirirken mümkün olan en geniş uluslararası desteği toplamaya çalışıyor. Amaç, artık bölgesel bir tehdide dönüşen bu yapıyla mücadele edebilecek birleşik bir cephe kurmak.
Riyad’ın, bölgede süregelen çatışmalardan kendileri de etkilenen Körfez’deki komşularından destek beklediği kesin. Tehlike altında olanın yalnızca Suudi Arabistan olmadığı, herkesin ciddi bir tehditle karşı karşıya bulunduğu yönünde ortak bir anlayış mevcut.
Bu nedenle Körfez ülkeleri, belki Umman hariç, Yemen’deki çatışmalarda Riyad’ı hem doğrudan hem de dolaylı olarak destekleyecektir.
Suudi Arabistan’la Mekke Paktı adıyla bilinen bir savunma anlaşması imzalayan Pakistan ve Türkiye’nin de bu cepheye katılması muhtemel. Paktın önümüzdeki birkaç gün içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanması ve böylece Suudi Arabistan’ı desteklemek üzere Türk askerlerinin konuşlandırılmasının önünün açılması bekleniyor. Bu arada Türkiye ile Pakistan’ın dolaylı katılımının yanı sıra lojistik ve istihbarat desteğinin de hâlihazırda kapsamlı biçimde sürdüğü anlaşılıyor.
ABD’nin müdahalesi de mümkün. Ancak Orta Doğu’daki askerî operasyonlar Amerikalı seçmenler arasında popülerliğini korumadığından, bunun ABD ara seçimlerinden önce gerçekleşmesi pek olası görünmüyor.
Bölge çapında kurulacak bir koalisyon, uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetine bağlı güçlerin hâlihazırda yürüttüğü karşı taarruzu destekleyebilir. Bu destek, Bâbülmendep ve Zübab’ın ötesindeki bölgeler de dâhil olmak üzere batı kıyı şeridinin geri alınması için gereken ivmeyi sağlayabilir.
Bu tür kazanımlar Kızıldeniz’deki deniz taşımacılığı üzerindeki baskıyı hafifletebilir ve askerî dengeyi hükûmet lehine değiştirebilir. Yemen’in diğer şehir ve vilayetlerinde yeni cephelerin açılması, Husi güçlerini zorlayabilir, kaynaklarını dağıtabilir ve hükûmet güçlerinin daha fazla ilerleme ihtimalini artırabilir.
Sana’nın geri alınması da gündeme gelebilir. Yemen hükûmetinin şehri geri almasını geciktiren başlıca engel, hükûmet bünyesindeki çeşitli gruplar arasındaki iç anlaşmazlıklardır. Bu durum, söz konusu ayrılıkları derinleştiren ve Husilere karşı yürütülen ortak mücadeleyi zayıflatan olumsuz dış müdahalelerle daha da ağırlaşmaktadır.
Hükûmetin son dönemde attığı adımlar, özellikle karar alma süreçlerini birleştirme ve askerî operasyonların komutasını merkezîleştirme çabaları, sahada gözle görülür ilerleme sağlamıştır. Ancak Sana’yı geri alma yönündeki nihai hedefe ulaşmak, kesintisiz çaba ve kararlı bir irade gerektiriyor.
Hükûmet güçlerinin önemli kazanımlar elde etmesi, Husileri çatışmalara ara verilmesi karşılığında tavizler vermeye zorlayabilir. Bunu daha önce de yaptılar. Amaçları barış aramak değil, yeniden toparlanıp sonunda savaşa geri dönmelerine yetecek kadar soluklanma fırsatı elde etmek olacaktır. Müzakereciler, Husilerle görüşmelere yaklaşırken bunu göz önünde bulundurmalıdır.
İkinci senaryo: Yıpratma savaşı
Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon ile Yemen hükûmeti iç bölünmelere ve anlaşmazlıklara yenik düşerse Husilere karşı ilerleme yavaşlayabilir. Bu da Husi savaşçıların mevzilerini korurken stratejik Taiz kenti üzerindeki baskıyı artırmalarına ve Suudi Arabistan’daki sivil hedeflere yönelik saldırılarını sürdürmelerine imkân tanır.
Böyle bir gelişme çatışmayı daha da karmaşık hâle getirebilir, sivil kayıpları ve yerinden edilmeleri artırabilir ve kesin bir askerî sonuç doğurmadan savaşı uzatabilir.
Bu durum Suudi Arabistan üzerinde önemli bir ekonomik etki yaratacak ve savunma harcamalarına öncelik vermek zorunda kalacağı için kalkınma hedeflerini hayata geçirmesini zorlaştıracaktır.
Suudi Arabistan’ın bölgede böylesine merkezî bir rol oynaması nedeniyle diğer Körfez ekonomileri de olumsuz etkilenecektir. Dahası, Husilere karşı toprak kaybedilmesi Hürmüz Boğazı’ndaki krizin de devam etmesi ve bölgenin enerji ihracatının sekteye uğraması anlamına gelecektir.
Bu senaryoda Yemen’de “kazananı ve kaybedeni olmayan” bir çıkmaz ortaya çıkacak; ancak İran bu durumdan galip çıkacaktır. Kızıldeniz kıyısındaki bir yıpratma savaşı Tahran’a önemli bir hareket alanı kazandırarak kendi savaş çabaları üzerindeki baskıyı hafifletmesine imkân tanıyacaktır.
Bu durum İran’ın, uluslararası toplumla aralıklı olarak yürüttüğü müzakerelerde Husi kartını bir koz olarak kullanmasını sağlayacak ve söz konusu görüşmelerde şartları ile taleplerinin çıtasını yükseltme konusunda onu cesaretlendirecektir.
Bu da Yemen’deki krizi çözmenin tek yolunun, Yemen hükûmetinin öncülük ettiği ve bölge çapında bir koalisyonun desteklediği kararlı bir askerî harekât olduğu anlamına geliyor. Bunun gerçekleşebilmesi için hükûmetin hem kendi iç işlerini hem de müttefikleriyle ilişkilerini düzene koyması gerekiyor.
Kaynak: Al-Jazeera




